Sandwich with cold soft drink and measurement tape as diet conce
[ ]

Obezite Kalıtsal Mıdır?

Obezite; vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır. Başta kardiovasküler ve endokrin sistem olmak üzere vücudun tüm organ ve sistemlerini etkileyerek çeşitli bozukluklara ve hatta ölümlere yol açabilen önemli bir sağlık problemidir. Peki, günümüzün önde gelen hastalıklarından birisi olan ve son yıllarda bütün ülkelerde oldukça yaygın görülen obezite genetik mirasımız mıdır?

Esasen, çevresel ve genetik faktörlerin etkilediği multifaktöriyel bir hastalık olarak ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), çok sayıda klinik çalışmaya dayanarak dünya çapındaki obezitenin insanların yaklaşık %20’sini ilgilendirdiğini tahmin etmektedir. Obezite ve aşırı kilolu vakaların prevalansındaki bu artışın nedeni olarak, beslenmede yüksek enerjili besinlerin tüketilmesi, günlük kişisel işlerde ve mesleki aktivitelerde harcanan enerjinin azalması görülmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalar obezitenin sıklıkla ailesel geçiş göstererek ailesinde obezite görülen bireylerin, diğer aile üyeleri ile birlikte yaşamasalar bile artmış risk taşıdıklarını ortaya koymuştur.

2007 yılında yapılan gen kapsamlı araştırmalar, obezite ile ilgili gen değişkenleri arasında ilk olarak kromozom 16 üzerinde yağ kütlesi ve obezite genini (FTO) tanımlamıştır. Bu gen değişkenleri oldukça yaygın olup, bu gene sahip kişilerin diğer insanlara göre %20-%30 arasında daha fazla obezite riski taşıdığı bulunmuştur. Obeziteyi monogenik ve poligenik formları olmak üzere iki grupta incelemek mümkündür.

Monogenik formu (tek gene bağlı obezite formu) nadir olup cinsiyet hormonlarında azalma ile birlikte gözlenir. Bu tür obezite “obezite-hipogonadizm sendromları” olarak adlandırılır. Tek gene bağlı olmayıp birden fazla genin etkin olduğu (poligenik) yaygın obezite de ise obezite ve yağ dağılımı ile ilişkili 40’dan fazla genetik yapı belirlenmiştir. Poligenik forma sahip insanlarda genetik zeminin vücut ağırlığındaki değişimin %40’ından sorumlu olduğu hesaplanmıştır.  Bu poligenik obezite genlerinin araştırılmasında, sonuç olarak bulunan mutasyonlar, obezite olgularının küçük bir kısmını açıklamaktadır. Bu alanda, obezitenin gelişimine ilişkin diğer genlerin bulunduğu kromozomal bölgeleri ortaya çıkarmak için çok sayıda polimorfik markerlerin kullanıldığı genom tarama çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak, obezitede genetik faktörlerin rolü komplekstir. Hem insan hem de hayvan çalışmalarından elde edilen güçlü bulgular genlerin de obezite gelişiminde etkili olduğunu göstermiştir. Obeziteden sorumlu aday yeni gen lokuslarının taranmasına dair çalışmalar devam etmektedir. Fakat bu noktada, aday genler arasında en fazla etkiye sahip olan FTO geninin bile, gen kaynaklı obezite duyarlılığında çok küçük bir role sahip olduğunu unutmamak gerekir. Kısacası, kalıtım kaderimiz değildir. Ve bu nedenle sağlıklı alışkanlıkları hayatımıza uygulayarak, çevresel faktörlerin obezite gelişimindeki etkisini azaltıp bu hastalıktan korunmak mümkündür.

Zeynep BİDECİ

 

KAYNAKÇA:

Faruk KILINÇ, Nevzat GÖZEL Fırat Tıp Dergisi/Firat Med J 2018; 23: (Özel Sayı/Supp) 9-13

Dr. Banu Öztürk Ceyhan, Obezite Genetik Midir? , Denge Dergisi, 25 Aralık 2019

Cheung WW, Mao P. Recent advances in obesity: genetics and beyond. ISRN Endocrinol. 2012; 2012: 536-5

Bouchard C, Perusse L. Genetics of obesity.Annu Rev Nutr 1993; 3:337-354.

Herrera BM et al. Genetics and epigenetics of obesity . Maturitas 2011; 69:41-9.

 

 

Dentist examines a girl in the chair.
[ ]

DİŞ HEKİMLİĞİNDE 3D PRINTER TEKNOLOJİSİ

Bilim ve teknoloji, insanlığın kaderinde çeşitli şekillerde devrimler oluşturmuştur. Bilim ve mühendislik alanlarındaki bilgilerin tıp alanındaki bilgiler ile birleştirilmesi, yenilikçi sağlık hizmetleri için yeni kapılar açmıştır. Anatomik yapının kişiden kişiye bazı farklılıklar göstermesi, patolojik çeşitlilik, geleneksel görüntülemedeki hassasiyet eksikliği ve doğal olarak insan hataları sağlık hizmetlerinin kalitesini düşürmektedir. Bu teknoloji, sağlık hizmetlerinde kişiselleştirmeyi ele alan ideal bir çözümdür.

3D printer teknolojileri, kullanım alanı çok çeşitli olan ve sayısız sektöre devrimsel yenilikler katan teknolojilerden birisi olmuştur. Şüphesiz sağlık sektörü bu bağlamda en fazla fayda sağlanılan birimlerden biri olmuştur. Sağlıkta dijitalleşme ile birlikte diş hekimliğinde de kullanım alanı gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle, teknoloji ve diş hekimliği özel bir rezonansa sahiptir. Bu bağlamda ‘Dijital Diş Hekimliği’ kavramı da hayatımıza girmiştir.

Günümüzde diş hekimlerinin kendi başlarına ağız içi tarama ve CAD tasarımı yapmaları, sonrasında da kendi 3D yazıcılarıyla veya çevrimiçi 3D baskı servisleri ile bu işlemi kolaylıkla yapabilmeleri mümkün hale gelmiştir. Bu teknoloji, hassas anatomiyi görselleştirmeye, hastaya özel modellere ve cerrahi kılavuzların üretilmesini sağlar. Örneğin, diş protezinde doğruluk önemli bir rol oynar. Cerrahi kılavuzlar, dental implantların doğru konumlandırılması için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Cerrahi kılavuz: Üç boyutlu görüntüler üzerinden yapılan planlama, belirsizlik ve riskleri ortadan kaldırmaktadır. Geliştirilen cihazlar sayesinde, bilgisayarda yapılan oldukça hassas planlamaların cerrahi kılavuzları hazırlanabilmektedir.

Öte yandan hızla gelişen 3D baskı sürecini kullanan araştırma ve yenilik, tedavi yöntemleri eğitim-öğretimi de kapsamaktadır. Temel bir vakanın tedavi sonuçlarının görselleştirilmesi ve dahi 3D forma getirilmesi onun eğitim-öğretim sürecinde de kullanılabilmesi, klinik becerileri alanında büyük avantajlar sağlayarak diş hekimi adaylarının ileride karşılaşacakları komplikasyonları öngörmeleri sağlanacaktır. Bu bağlamda 3D printer teknolojileri diş hekimliğinde araştırma, klinik tedavi ve eğitimde ağız sağlığı hizmetlerini iyileştirmek için muazzam bir potansiyele sahiptir.

MUHLİS TALHA ÇİNİCİ

 

KAYNAKÇA

Dawood, A., Marti, B. M., Sauret-Jackson, V., & Darwood, A. (2015). 3D printing in dentistry. British dental journal, 219(11), 521-529.

https://www.attelia.com.tr/implant/cerrahi-guide-kilavuz-implant

Juneja, M., Thakur, N., Kumar, D., Gupta, A., Bajwa, B., & Jindal, P. (2018). Accuracy in dental surgical guide fabrication using different 3-D printing techniques. Additive Manufacturing, 22, 243-255.

Nesic, D., Schaefer, B. M., Sun, Y., Saulacic, N., & Sailer, I. (2020). 3D Printing approach in dentistry: The future for personalized oral soft tissue regeneration. Journal of clinical medicine, 9(7), 2238.

Oberoi, G., Nitsch, S., Edelmayer, M., Janjić, K., Müller, A. S., & Agis, H. (2018). 3D printing—encompassing the facets of dentistry. Frontiers in bioengineering and biotechnology, 6, 172.

Vasamsetty, P., Pss, T., Kukkala, D., Singamshetty, M., & Gajula, S. (2020). 3D printing in dentistry–Exploring the new horizons. Materials Today: Proceedings, 26, 838-841.

[ ]

Pandeminin İskelet Sağlığı Üzerine Etkisi

Pandeminin İskelet Sağlığı Üzerine Etkisi

 

İlk olarak 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve bütün dünyayı etkisi altına alan koronavirüs 2019 (COVİD-19), yeni keşfedilen bulaşıcı bir hastalıktır. Yaygın etkileri ve bulaşıcı özelliğinden dolayı Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi olarak adlandırılan COVİD-19 virüsü, insan solunum sistemini ve buna bağlı olarak vücuttaki iskelet ve kas sistemini tehlikeye atan bir patojendir. Dünya üzerinde toplamda 2,72 milyon kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bu virüse yakalanan insan sayısı da günden güne artmakta ve hastalığın ortaya çıkmasından bu yana 124 milyona ulaşmış bulunmaktadır.

Solunum veya temas yoluyla bulaşan bu virüs boğazdan başlayarak solunum yolları ve akciğer hücrelerine yerleşiyor, orada çoğalıyor ve bulunduğu konak hücreyi öldürüyor. Hastalar üzerindeki olumsuz etkilerini saymakla bitiremeyeceğimiz bu pandemi, hastaların kas-iskelet sağlığını da birçok açıdan doğruda veya dolaylı olarak ciddi derecede etkiliyor.

 

  • Fiziksel Aktivitelerde Azalma

Bilindiği üzere dünyanın pek çok yerinde koronavirüs’ün yayılmasını önlemek amacı ile sıkı tedbirler alındı ve kısıtlamalar getirildi ve çoğu insan pandeminin ilk aylarında evden çıkmadı. Bu süreç, dünya genelinde ciddi manada hareketsizliğe ve kilo artışına yol açtı. Yaşam kalitesindeki düşüşle birlikte önemli ölçüde fiziksel yetenek kaybı yaşandı. Fazla kilo artışı kemiklere üzerindeki baskıyı artırıp zayıflamalarına neden olurken hareketsizlik, kemik kütlesinin azalmasına, esneklik ve güç kaybına sebep oldu. Yoğun bakım ünitesine bağlı olan veya yatakta tedavi gören hastalarda durum daha da kötü. Yapılan bir gözlemde, 10 gün boyunca sürekli yatakta kalan ve günlük protein ihtiyacı karşılanan normal derecede aktif 12 bireyin 10 gün sonunda vücut kompozisyon ölçümünün yapıldığı ultrason muayene sonuçları negatif çıktı. Ölçümler fraksiyonel kas protein sentez oranını, yağsız vücut kütlesini ve tek taraflı diz uzatma kuvvetini (Cybex, Strength Systems, Ronkonkoma) içeriyordu. Bunun sonucunda hareketsizliğin kas-iskelet sistemine ne kadar olumsuz etki ettiği gözlendi.

 

  • Yetersiz D Vitamini

D vitamini kalsiyum ile birlikte kemiklerin güçlenmesinde oldukça etkilidir ve eksikliği çocuklarda raşitizme, ileri yaşlarda osteoporoza sebep olur. D vitamininin temel kaynağı güneştir ve ultraviyole B (UV-B, 280-315 nm) ışınlarının cilde temas etmesi ve bu sayede ciltte oluşan bazı metabolik süreçlerin sonunda üretilmektedir. D vitamini gıdalardan da alınabilir ancak bununla günlük ihtiyacın ancak %20’si karşılanabilir. Ayrıca bu yiyeceklerin yağ oranı yüksek olduğundan gerekli D vitamininin tamamını yiyeceklerden almaya çalışmak kolestrolün yükselmesine sebep olabilir. Vücudun yeteri kadar D vitamini alması için günlük 20-30 dakika kadar güneşte durulması gerekmektedir. Sürekli evde geçen zamanlarda vücut güneş ışınlarını gerektiği kadar alamadığından yeterli D vitamini üretilemedi.

 

  • Hastanelerin ve Rehabilitasyon Merkezlerinin Kapalı veya Riskli Olması

Hastaneler pandemi sürecinde en fazla risk taşıyan bölgelerdir. Bu süreçte pek çok insan ya kemik ve eklem rahatsızlıklarını geçiştirmiştir ve hastaneye gitmemeyi tercih etmiştir ya da polikliniklerin kapalı olmasından dolayı randevu alamamıştır. Böylece teşhis ve tedavide gecikme yaşanmış ve bireyler daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca kas ve iskelet rahatsızlıklarının tedavisinde rolü büyük olan rehabilitasyon merkezlerinin de bu süreçte kapalı olması birçok insanı olumsuz etkilemiş, tedavilerinin yarıda kalmasına sebep olmuştur.

  • FRAX’ın Kullanımında Azalma

FRAX, 10 yıllık kemik kırığı riski olasılığını değerlendirmek için kullanılan bir tanı aracıdır. Osteoporoz için klinik kılavuzlar içinde yaygın olarak kullanılan FRAX, ileride oluşabilecek kemik hastalıklarının önüne geçmek için erken teşhis ve tedavide önemli bir araçtır. Fakat pandemi sürecinde FRAX kullanımında 66 ülkenin 3’te 2’sinde ortalama %58, hatta %96’lara varan bir azalma oldu. Sonuç olarak, Nisan 2020’de yaklaşık 175.000 hastanın muhtemelen kırık riski değerlendirmesinin dışında bırakıldığı tahmin edilmektedir, bu da 3 aylık bir süre boyunca 0,5 milyondan fazla hastanın değerlendirmeden ve bunların önemli bir kısmının gerekli tedaviden çıkarılacağını düşündürmektedir.

 

  • Hücrelerde Meydana Gelen Yıkımlar

COVID-19 virüsü hastaların kas-iskelet sistemini aktif olarak etkilemektedir. Solunum yolunu hedef alan bu virüs alveol epitelyumundan kan dolaşımına ve sonrasında bütün vücuda yayılır. Böylece diğer sistemlere zarar verir ve kemik erimesi, kas kaybı, kas romatizması, miyasteni ve halsizlik gibi sorunlara yol açar. Koronavirüs vakalarının yarısında bu semptomlar ortaya çıkmıştır.

 

Peki Pandeminin İskelet Sağlığımıza Etkilerini Ortadan Kaldırmak İçin Neler Yapılabilir?

  • Düzenli egzersiz ve yürüyüşlerle vücudun hareketsizlik sonucu meydana gelebilecek sorunlarının önüne geçilebilir.
  • Günlük 30 dakika güneşte durmak vücut için gerekli olan D vitamininin üretilmesine yardımcı olur.
  • Sağlıklı ve düzenli beslenme alışkanlığı edinmek, fazla kilo alımının önüne geçer bu sayede fazla kilonun sebebiyet verdiği hareket kabiliyetindeki kısıtlama engellenebilir.
  • Yeterli kalsiyum ve D vitamini alımı, kemiklerin güçlenmesine ve kas-iskelet sağlığının yeniden kazanılmasına yardımcı olur.
  • Düzenli doktor kontrolünden geçmek, iskelet sisteminde var olan rahatsızlıkların tespit edilmesinde ve gecikmeden önüne geçilmesinde oldukça etkilidir.
  • Birkaç dakikalık çevrimiçi FRAX Testi ile ileride karşılaşılabilecek riskli durumlar belirlenip bu çerçevede önlemler alınabilir.

Esra Nur Günay

 

Kaynaklar

Kortebein P, Ferrando A, Lombeida J, Wolfe R, Evans WJ. Effect of 10 Days of Bed Rest on Skeletal Muscle in Healthy Older Adults. JAMA. 2007;297(16):1769–1774. doi:10.1001/jama.297.16.1772-b

Tramontana, F., Napoli, N., El-Hajj Fuleihan, G. et al. The D-side of COVID-19: musculoskeletal benefits of vitamin D and beyond. Endocrine 69, 237–240 (2020). https://doi.org/10.1007/s12020-020-02407-0

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32675661/

https://hthayat.haberturk.com/saglik/beslenme/haber/1031903-d-vitamini-nedir-d-vitamini-hangi-besinlerde-bulunur

https://www.timesnownews.com/health/article/throwback-how-covid-19-has-resulted-in-the-increase-of-bone-related-problems/728016

McCloskey, E.V., et al. (2020) Global impact of COVID-19 on non-communicable disease management: descriptive analysis of access to FRAX fracture risk online tool for prevention of osteoporotic fractures. Osteoporosis International. doi.org/10.1007/s00198-020-05542-6

 

 

[ ]

Hasta Kalplerin Asistanı: Ventricular Assist Device

Günümüzde gerek çevrenin etkisi ile gerekse genetik faktörlerin etkisi ile kalp rahatsızlıkların arttığı gözlemlenmiştir. Kalbin vücudun ihtiyacını karşılayamayacak kadar rahatsızlandığı durumlarda hastaların hayatlarına devam edebilmesi için donörler vasıtası ile kalp nakli gerçekleşir. Diğer durumlarda ise gelişen teknolojinin bize sunduğu imkânlar çerçevesinde geliştirilen cihazlar kalbe destek amaçlı hastaya implant edilebilir. Bu cihazlardan biri de Ventriküler Asist Cihazı (VAD)’dır.

Ventriküler Asist Cihazı Nedir?

 Kalbin kanı tüm vücuda pompalamakta zorluk çektiği ve zayıfladığı durumlarda, takıldığı ventriküle göre adlandırılan cihazdır. Genellikle sol karıncıkta kaynaklanan kalp rahatsızlığı için sol karıncığa takılabilmekte aynı zamanda sağ karıncığa ya da her iki karıncığa birden de takılabilmektedir. Bu cihaz hastanın kalbinin durumuna göre uzun süreli ve kısa süreli kullanılabilmektedir. Eğer hasta cardiogenic shock (kalbin beyin, karaciğer gibi hayati organlara yeterli miktarda kan pompalayamaması durumu) veya ventricular arrhythmia (düzensiz kalp ritmi) sahipse, ameliyat gerçekleşene kadar bu cihazı kısa süreliğine kullanabilmektedir. Diğer yandan hastanın kalbi nakil gerektirecek kadar kötü durumdaysa ve hasta nakil için uygun değilse (yaşından veya başka bir durumdan dolayı) veya uygun donör bulunamamışsa, donör bulunana kadar veya hayatlarının sonuna kadar bu cihaz uzun süreli bir şekilde kullanılabilmektedir.

Ventriküler Asist Cihazı Nasıl Çalışır?

Elektromanyetik güç ile çalışan bu cihaz batarya, merkezi rotor ve kanın akışını saplayacak borulardan oluşmaktadır. Rotorun içerisinde bulunan manyetik coillere elektrik akımının iletilmesiyle coillerin çevresinde bir manyetik alan oluşur ve bu manyetik alan yine rotorun içinde bulunan magnetleri harekete geçirir ve dönmeye başlarlar. Bu sayede kan hız kazanır ve kan sirkülasyonu devam eder.

Ventriküler Asist Cihazı Dizaynları

VAD iki tür tasarıma sahiptir; birisi tıpkı diyaliz cihazlarında olduğu gibi dışarıda bulunan bir cihaz vasıtası ile kanın dolaşımına yardımcı olan tasarım, diğeri ise kalp pili gibi implante edilebilir tasarımdır.

Fatma Altunkılıç

Referans:

https://cardiacsurgery.ucsf.edu/conditions–procedures/ventricular-assist-devices-(vad).aspx#:~:text=A%20ventricular%20assist%20device%20(VAD,as%20a%20healthy%20heart%20would.

https://en.wikipedia.org/wiki/Ventricular_assist_device

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-kalp-cerrahisinde-sol-ventrikul-destek-cihazi-kullanim-endikasyonlari-69485.html

https://turkjanaesthesiolreanim.org/Content/files/sayilar/50/TARD_41_6_223_225.pdf

 

 

[ ]

Koronavirüs’ün Akciğerlerimiz Üzerine Etkileri

Aralık 2019’dan beri tüm dünyayı etkisine alan, kendisi gözle görülmeyen ama etkileri çok net kendini hissettiren bir virüsle karşı karşıyayız. Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde pandemi ilan ettiği COVID-19, yani tam açılımıyla “Coronavirus Disease -2019”, ilk görüldüğü günden bu yana Dünya genelinde yaklaşık 1.7 milyon akut solunum sendromu hastasının ölümü de dahil olmak üzere 75 milyon insandan fazlasını etkilemiştir. Peki, hâlâ önünü alamadığımız bu pandemiyi bu kadar ciddi kılan nedir? Virüsün insan vücudundaki hâkimiyeti esnasında ne tür risklerle, hangi etkilerle karşı karşıyayız?

Bilindiği üzere koronavirüsün hedef organı akciğerdir. Belirtileri griple çok benzer olduğu için ileri seviyeye gelene kadar hastalığımızın grip olup olmadığından emin olmak zordur. Her hastalıkta olduğu gibi COVID için de erken teşhis oldukça önemlidir. Pnömoni gibi akciğer komplikasyonlarına, akut solunum sıkıntısı sendromuna, sepsis dediğimiz hastalığa veya literatürde süperenfeksiyon (ing: Superinfection) diye geçen sağlık sıkıntısına bizi kolayca itebilecek bir virüsle karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır. Durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilmek için, gelin bu hastalıkların bizlere neler yaptığına bakalım.

COVID kaynaklı pnömoni, akciğerlerimizdeki alveollerin, yani hava keseciklerinin sıvıyla dolmasına ve iltihaplanmasına yol açar. Bu durumun sonucu olarak da öksürük, nefes alma kapasitesinde azalma ve zorlanma ortaya çıkar. Çünkü alveoller, dolaşım sistemimiz ve akciğerlerimiz arasındaki oksijen – karbondioksit alış veriş noktasıdır. Haliyle iltihaplanma durumunda bu görevi yerine tam getiremezler. Hatta pnömoni atlatan bireylerde akciğerlerin aldığı hasarın ve solunum zorluklarının tamamen düzelmesi aylar sürebilir.

Akut solunum sıkıntısı sendromu, bir çeşit akciğer yetmezliğidir. (ARDS: Acute Respiratory Distress Syndrome) ARDS’li bireylerde de hava kesecikleri, akciğerdeki ince kan damarlarından sızan sıvıyla dolar. Dolayısıyla nefes darlığına, yani akut solunum sıkıntısına yol açar. Bazı hastalarda durum, kendi başına nefesinin yetmediği ve ventilatör desteğine ihtiyaç duyulduğu seviyeye gelebilir.

Sepsis dediğimiz durumda ise, hava keseciklerindeki enfeksiyon, akciğerlerdeki kan damarları aracılığıyla dolaşım sistemine sıçrar. Kan yoluyla vücudumuzun diğer dokularına da taşınan enfeksiyon, ulaştığı her dokuya zarar verir. Yani aslında olay akciğerde başlasa da tek etkilenen organımız yalnızca akciğer olmaz. Üstelik sepsis, atlatabilen hastalarda bile kalıcı hasarlar bırakabilir.

İngilizcede “Superinfection” diye geçen süperenfeksiyon ise, daha önce enfekte olmuş bir hastanın yeniden enfekte olması, ikinci defa aynı enfeksiyonu kapması durumudur. COVID ile mücadele halinde olan bir immün sistem, zaten yeteri kadar yorgun düşer. Böylece insan vücudu dış etkilere daha açık, yeni enfeksiyonlara karşı daha dirençsiz bir hal alır. Yani hem süperenfeksiyon riski, yani tekrar COVID kapma riski, hem de başka hastalıklara daha açık olma riski söz konusudur.

Bu sonuçlara sebep olabilecek bir virüsle mücadele halindeyken, hiçbir şartta tedbirsizlik etmemek en doğrusudur. Çünkü en başta akciğerlerimiz olmak üzere, tüm dokularımız risk altındadır. Gözümüzle bile göremediğimiz bu küçük organizmaların, tüm uzuvlarımızla bile önüne geçemeyeceğimiz sonuçlar vermesini engellemekse bizim ellerimizde.

Sağlıcakla kalın!

Ebru Rüveyda Üngör

Kaynakça;

https://www.hopkinsmedicine.org/health/conditions-and-diseases/coronavirus/what-coronavirus-does-to-the-lungs

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7766284/

https://www.tipterimlerisozlugu.com/superinfection.html

The doctor using virtual reality headset to research
[ ]

Doktorların Yardımcısı: Simülasyon Teknolojileri

Günümüzde binlerce insanlar birçok hastalıktan veya kazadan dolayı ameliyata girmek durumunda kalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı değerlere baktığımız zaman sadece 2017 yılında 4.9 Milyon kişi ameliyat olmuş. Bu ameliyatların bir kısmı yüksek riskli iken bir kısmı ise düşük riskli ameliyatlardan oluşmaktadır. Peki, bu ameliyatların başarılı bir şekilde tamamlanması ne gibi faktörlere dayanmakta? Doktorun okuduğu okul, aldığı maaş, ameliyat yapılan hastanenin özel olması mı? Hayır, bunların hiçbiri…

Bir ameliyatın başarılı olmasındaki en önemli faktörler o ameliyatın önceden simüle edilebilmesi ve doktorun o alanda birçok ameliyat yapmış olmasıdır. Her alanda olduğu gibi doktorlar de bir ameliyata girmeden o ameliyatın bir planını yapar ve günümüz simülasyon teknolojileri sayesinde ameliyata girmeden o ameliyatı gerçekleştirebilirler. Sadece ameliyatlardan önce değil tıp eğitimi esnasında da anlatılan konuların pekişmesi ve pratik kazanılması için simülasyon çok önemlidir. Geçmişten günümüze kadar simülasyon için insan kadavraları kullanılmış olup, bu kadavraları saklamak ve muhafaza etmek oldukça maliyetli ve zor bir iştir. Saklamak ve Muhafaza etmenin dışında kadavra bulmak da zor hale gelmiştir. Peki, nedir bu simülasyon teknolojileri?

Simülasyon Teknolojileri

Simülasyon herhangi bir olayı gerçek hayatta yaşamadan önce sanal ortamda aynı durumun modelini oluşturarak deneyimlemeye verilen addır. Simülasyon teknolojileri iki gruba ayrılmaktadır. Bunlar ileri teknoloji simülasyonlar ve düşük teknolojili simülasyonlar. Düşük teknolojili simülasyonlar genellike 3 boyutlu organ modelleri, plastik insan modelleri ve kadavralardan oluşmaktadır. VR/AR/MR (Virtual Reality/ Augumented Reality/Mixed Reality) ve Haptik teknolojilerinin gelişmesi ile ileri teknoloji simülasyonlar ortaya çıkmıştır ve kullanıcının yaşadığı simülasyon deneyiminin gerçeklik seviyesi artmıştır. Örneğin; CAE tarafından geliştirilen NeuroVR cihazı sayesinde nöroameliyatlar simule edilebilmektedir ve içerisinde bulunan eğitim başlangıç seviyesinden ileri düzeye kadar olan modüller sayesinde kullanıcının bu alanda yetenekleri artırmasına yardımcı olmaktadır.

Cihazın sahip olduğu VR lensler sayesinde gerçek ameliyat görüntüsüne çok yakın bir görüntüyü ve 2 adet haptik kol sayesinde de dokuların sertliği veya verecekleri tepkilerde simüle edilebilmekte ve bu sayede daha etkili bir eğitim sağlanabilmektedir. Özellikle içerisinde bulunan modülleri tamamladıkça size bir ilerleme raporu çıkarabilmekte ve nelere dikkat etmeniz gerektiği hakkında uyarılar yapabilmektedir.

Bir diğer örnek ise Voxel Men tarafından geliştirilen dental simülatördür. Cihazın sahip olduğu haptik kollar sayesinde normal hayatta diş üzerine uyguladığınız herhangi bir uygulamada hissedeceğiniz tepkilerin aynısını yaşama imkânı sağlamaktadır. İçerisinde bulunan modüller sayesinde dişleri ve yapılarını daha iyi anlamaya ve diş hekimliği öğrencilerinin daha çok pratik yapmasına yardımcı olmaktadır. Öğrenciler cihazda bulunan ilerleme takip sistemi sayesinde ne kadar ilerlediklerini görebilme imkanına sahip olurlar. (https://www.youtube.com/watch?v=CB_vdW6K42o&t=2s)

Bunun gibi birçok simülasyon teknolojisi geliştirilmiş ve geliştirilmektedir. Kullanımı günümüzde yeni yaygınlaşmaya başlamakta olup ilerleyen zamanlarda bütün tıp fakültelerinde ve hastanelerde bu cihazları görebileceğiz. Bu sayede öğrenci arkadaşlarımız herhangi bir risk olmadan daha fazla pratik yapma ve tecrübe kazanma imkanına sahip olabileceklerdir.

 

Kaynak:

https://caehealthcare.com/surgical-simulation/neurovr/

https://www.voxel-man.com/simulators/dental/

https://ohsad.org/wp-content/uploads/2018/12/28310saglik-istatistikleri-yilligi-2017pdf.pdf

http://www.saglikteknoloji.com/saglik-hizmetlerinde-simulasyon-teknolojileri/

[ ]

Yaşamsal Bir Uygulama: Yapay Kalp

Canlıların var oldukları günden beri en temel amaçları hayatta kalmaktır. Bu amaç için fikir üretebilen tek canlı olan insan, bu uğurda bilimi ve teknolojiyi icat etmiştir. Hastalandıkça da bunlardan faydalanarak tedavi geliştirmiş, başarısını organ nakline kadar getirmiştir. Nakli yapılan organların akla ilk gelenlerinin arasında da kalp vardır. Fakat kalp naklinin kendisi, akla gelişi kadar kolay değildir.

Organ nakli yapabilmek için ihtiyaç duyulan ilk şey donördür. Kalp nakli için durum, diğer organlardan biraz daha farklıdır; çünkü henüz yaşamaya devam eden bir insanı kalp için donör olarak kullanmak imkânsızdır. Bu yüzden genellikle kadavraların, ya da organlarını daha önceden bağışlamış ve beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın kalbi nakletmek için alınabilir. Üstelik bu kadar az bulunan bir organın, sonrasında da hastanın immün sistemi tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. Tüm bu bilgilerden çıkarımla ve istatistiklere bakıldığında, kalp nakli bekleyen hastaların ortalama %10 – %15’ine kalp nakli yapılabildiği görülmektedir. Hal böyleyken, evrenin zeki varlığı olan insan tekrar bilimi ve teknolojiyi ortaya koyarak buna da bir çözüm bulmak istemiş, “yapay kalp” terimini literatüre sokmuştur.

Tarihteki ilk yapay kalp nakli, 1969 yılında Denton Cooney ve Domingo Liotta tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nakilde “Liotta Heart” ismini verdikleri, Liotta’nın geliştirdiği deneysel bir cihaz kullanılmıştır. Hasta 47 yaşındaydı ve kalp kası gücünün ileri dererecede azalmasına yol açan “kardiyomiyopati” hastasıydı. Yapay kalp nakli ilk başta başarılı olmuş, fakat sonrasında böbrek yetmezliği geliştiren hasta, ölüm oranı yüksek bir sebep olan psödomonal sepsisten hayatını kaybetmiştir. 1981 yılında Dr. Akutsu tarafından geliştirilen “The Akutsu III” kullanarak ikinci yapay kalp naklini yapmış, bu hastası da 1 hafta sonra hayatını kaybetmiştir. Sonuçların olumsuz oluşu, insanlarda, sadece başka alternatifi olmayan hastalar için yapay kalp kullanılması yönünde genel bir yargı oluşmasına sebep olmuştur.

1982’de William DeVries, Dr. Barney Clark’a, Robert Jarvik tarafından geliştirilen “Jarvik 7” isimli bir başka kalıcı yapay kalp implantını gerçekleştirdi. Dr. Barney, kalp rahatsızlıklarının da yanında çoklu organ yetmezliği olan 61 yaşında bir adamdı ve bu iş için gönüllü olmuştu. Fakat yine de birtakım etik tartışmalara neden oldu.

Sonuçlar zamanla gelişmeye ve daha iyi olmaya başladı. Yapay kalp transplantasyounu, yalnızca sol ventriküler destek cihazlarının yeterli olmadığı hastalar için kullanılabilen bir seçenek haline geldi.

1985 yılında Copeland, Jarvik 7’yi 25 yaşındaki bir hastasına “bir köprü olarak” başarıyla implante etti. Bu hasta 5.5 yıl sonra, lenfoma hastalığı yüzünden hayatını kaybetti. Sonrasında “CardioWest” yapımı, Jarvik 7’den geliştirilmiş yapay kalp denemeleri başladı. 1993’te başlayıp 2002’de biten bu çalışmaların sonucu, %79’luk sağ kalım oranı sağlamıştır. Artan klinik başarı ile, kullanımda da artış olmuş ve bugüne kadar 1.400’den fazla Syncardia / CardioWest yapay kalp implantı kullanılmıştır.

Günümüzde CardioWest’in yapay kalpleri, Amerika Birleşik Devletleri’nde FDA tarafından kalp nakline bir köprü olarak onaylanmış ticari olarak temin edilebilen tek yapay kalptir. Buna karşın yapay kalp, henüz üzerine çalışmaların devam ettiği bir alan olup, bir sonraki adımı için bilimi ve teknolojiyi en doğru şekilde kullanacak bilim insanını beklemektedir.

 

Ebru Rüveyda Üngör

 

Kaynak:

https://www.florence.com.tr/kalp-nakli-nedir#

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4703693/

Amazed business woman in VR headset touching air
[ ]

GİYİLEBİLİR TEKNOLOJİDE “DÜN BUGÜN YARIN”

Son yıllarda giyilebilir teknoloji dünyasında yaratıcı, yıkıcı yenilikler gördük; tüketiciler arasında sürekli bir takip kazanan, yaşamı, işi ve küresel ekonomiyi potansiyel olarak dönüştürecek ve hatta şimdiden akıllı telefonların gelişimini bile geride bırakmaya başlayan bir teknoloji. Peki nedir bu giyilebilir teknoloji?  Basitçe söylemek gerekirse, giyilebilir teknoloji; gün boyunca giyilmek üzere tasarlanmış fitness izleyicileri ve akıllı saatler de dahil olmak üzere bir grup cihaz için genel bir terimdir. Bu cihazlara genellikle giyilebilir cihazlar denir. Bunlar kullanıcıların giysilerine, üzerlerinde de taşıdıkları herhangi bir materyale entegre edilebilen veya vücuduna giyilebilen teknolojik cihazlardır. Bu cihazlar, pratik kullanımlara sahiptir. Mikroişlemciler tarafından desteklenir ve İnternet üzerinden veri gönderme ve alma yeteneği ile geliştirilmiştir.

Giyilebilir teknoloji, ilk bakışta yeni bir gelişme gibi görünebilir ama tarihi 16.yüzyıla kadar dayanır.  Nuremberg yumurtası, abaküs yüzük, klimalı şapka, güvercin kamerası, rulet ayakkabısı, tv gözlüğü bu alanda üretilen ilk cihazlardır. Bununla birlikte, teknolojinin gerçekten başladığı 20. yüzyılın ortalarına kadar tüketiciler, Pulsar’ın “Hesap Makinesi Kol Saati”ni küresel başarıyı yakalayan ilk giyilebilir cihaz olarak  görmüşlerdir.  2000 yılında ilk Bluetooth kulaklık satılmış ve 2004 yılında ilk GoPro piyasaya çıkmıştır. 2013 yılında piyasaya çıkan Google Glass, eller serbest modu, internet erişimini artırılmış gerçeklik özellikleri ve görüntü yakalama özelliği ile birleştiren ilk sesli, optik ve  kafaya monteli ekran ürünü olmuştur. İlk güneş enerjili ceket, kullanıcıların hareket halindeyken telefonlarını şarj etmesine olanak tanıyan Tommy Hilfiger tarafından 2014 yılının sonlarında piyasaya sunulmuştur.  2015’ten bu yana, piyasadaki en yaygın giyilebilir teknolojiler, bilek etrafında takılı olan akıllı saatler ve sağlık ve spor izleyicileridir.

Mobil ağ teknolojisindeki ilerlemeler ve kullanım alanlarının genişlemesi, giyilebilir teknolojinin de gelişmesine zemin hazırlamış ve son zamanlarda  günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Günümüz giyilebilir teknolojisini aktivite görüntüleme cihazları, akıllı saatler, baş üzeri göstergeler, sanal gerçeklik gibi sınıflandırmak mümkündür. Bu cihazlar, fitness takibi yapan akıllı Ringly yüzükten  ne sıklıkla giydiğinizi ve kaç kere yıkadığınızı raporlayan Blacksocks akıllı çoraplarına,  golf oynarken istatistik takibi yapabilen  Zepp eldiveninden  köpeklerin günlük aktivitelerini takip edebilen akıllı  tasmalara, cilt sağlığınızı kontrol altında tutabilmemiz için My Skin Track UV sensöründen  beyin dalgalarınızı analiz edebilen ve meditasyona yardımcı olan Muse’a, uyku sorunları yaşayanlar için SmartSleep Derin Uyku Başlığından, parmak hareketlerinizi tıpkı gerçek bir fiziksel klavyeye basar gibi yönlendirerek yazı yazmanızı sağlayan Tap Strap’a kadar birden fazla parametreyi 7/24 izleyerek ve senkronize edebilmektedir. Giyilebilir teknolojiler sağlık, spor ve navigasyon gibi alanlarda geniş bir uygulama yelpazesi sunuyor. Bunların yanı sıra Intel’in adrenalin elbisesi, giyilebilir yüksek teknoloji modasının beklenmedik türüne en yeni ektir. Adrenalin elbisesi, kullanıcının stres seviyelerine ve adrenal fonksiyonuna cevap vermek ve şeklini buna göre değiştirmek için oluşturulmuştur.

Giyilebilir teknoloji ve sağlık bütünleşmesi ile önümüzdeki yıllarda, kalp atış hızını ve vücut ısısını takip eden akıllı küpeler ve akıllı kolyeler, işyerinde yaralanmaları azaltmaya ve işçi verimliliğini arttırmaya yarayan dış iskeletler, ruh hali gömlekleri, vücut sıcaklığı ve çeşitli beden indekslerini gösterebilen göstergeler veya elektronik kimlik olarak da kullanılabilen akıllı dövmeler gibi ürünlerin karşımıza çıkması bekleniyor. Giyilebilir teknolojinin bir başka basamağı olarak ise vücuda yerleştirilen mikroişlemciler olarak görülmektedir. Sanal ekranlar için klavye işlevini etkinleştirmesine, neredeyse üç boyutta çizim yapmanıza veya arkadaşlarınızla holografik etkileşimler için gerçek zamanlı dokunsal geri bildirim sağlamanıza olanak tanıyan ojelerde bulunan mikroçipler buna örnektir. Akıllı cihazları şarj edebilen kıyafetler, odaklama yapabilen lensler giyilebilir teknolojinin geleceği olarak görülmektedir.

Giyilebilir ürünler bizi takip etmede ve değerlendirmede gayet başarılılar. Ama yorumlama aşamasında hala birtakım sıkıntılar var ve bunun için birçok algoritma kullanan programlar gerekli. Günümüzde hala eksiklikleri bulunmasına ve gelişme aşamasında olmasına rağmen giyilebilir teknoloji gelecekte pek çok sektörü değiştirecek gibi görünüyor. Bu değişimin ne şekilde olacağını tam olarak bilmesek de mutlaka gerçekleşeceğini biliyoruz. Peki sizce bizi nasıl bir değişim bekliyor?

Mervenur Örcün

 

KAYNAKÇA

 

http://www.uib.org.tr/tr/kbfile/giyilebilir-teknoloji-raporu

https://sayborg.net/incelemeler/dunden-bu-gune-giyilebilir-teknoloji-tarihi/

[ ]

Sağlıkta Dijital Dönüşüm: Merak Uyandıran Teknolojik Gelişmeler

Geçmişte günümüze kadar gerek insan gerek ise diğer canlılar için hayattaki en önemli şey sağlık olmuştur. Hastalandığımız zaman keyfimiz kaçar, yataktan çıkasımız gelmez ve bütün işlerimiz aksamaya başlar. Bunun pratik örneklerini günümüz pandemi koşullarında hepimiz olayın merkezinde yer alarak yaşamaktayız. Hayatımız durma noktasına geldi, dışarıda doğal hayatımızın akışını sürdüremez olduk ve en önemlisi işlerimiz ve okullarımız dijital ortama taşındı. İstesek de istemesek o hep konuştuğumuz büyük dijital dönüşümü hızlı ve yoğun bir şekilde yaşadık.  Peki, bu dijital dönüşüm sağlık alanını etkiledi mi? İçinde bulunduğumuz durumda dijital dönüşüm sağlık alanını etkilemekle birlikte, sağlık alanında bu majör değişimlerden yoğun olarak etkilendi. Teknolojinin gelişmesi ile elimizdeki imkânlar da artmaya başladı. Bu imkânlar sayesinde sağlık sektörü de dijital olarak dönüşmeye ve dönemin koşullarına ayak uydurmaya başladı. Sağlık alanındaki dijital dönüşüm diğer alanlara göre daha yavaş gelişim gösteriyor olsa da sağlık konusunda teknolojik uygulamalara her geçen gün yenisi ekleniyor.

Giyilebilir Sağlık Teknolojileri

Giyilebilir cihaz teknolojisinin yaygınlaşması ile bu cihazların insanların kalp atışı ve kandaki oksijen seviyeleri gibi birçok parametreler takip edilebilir duruma geldi ve sağlık sektöründe kullanımı da artmaya başladı. Hepimizin de bildiği gibi tedavinin olduğu kadar tedavi süresince ve sonrasında hastanın değerlerinin takip edilmesinin iyileşme sürecinde çok büyük bir etkisi vardır. Örneğin, Yang ve Rhee tarafından geliştirilen yüzük sayesinde astım hastaları parmaklarındaki kan akışını 24 saat boyunca takip edebilmektedir. İçinde bulunan detektörler sayesinde hastanın damarındaki kan değişim miktarı ve oksijen yoğunluğu değerleri tespit edilir ve bu değerler bir yazılım vasıtası analiz edilir. Bu analizler sonucu ulaşılan bilgiler cihazın entegre olduğu telefon gibi mobil cihazlara aktarılır, bu sayede hem hasta hem de doktor değerleri kontrol edebilir. Bir diğer örnek ise Google ekibi tarafından geliştirilen, diyabetli bireylerin kan şeker seviyesini ölçmeye yarayan lenslerdir. İçerisinde bulunan çip sayesinde elde edilen bilgileri mobil cihazına ileterek kan şeker seviyesini takip etmeyi kolaylaştırmaktadır. [1] Bu özelliklerin yanında birçok giyilebilir cihazında adım sayar, egzersiz takibi ve kalori takibi gibi özellikler de bulunmaktadır.

Sanal Gerçeklik(VR) Teknolojisi ile Tedavi, Rehabilitasyon ve Cerrahi işlemler

Sanal gerçeklik; bilgisayar ortamında oluşturulan, görsel ve işitsel duyulara hitap eden araçlar kullanılarak bulunduğunuz ortamdan farklı bir sanal dünyaya deneyimleme imkanı veren sistemin genel adıdır diyebiliriz. İlk uygulaması sinema ve tiyatro sektöründe karşımıza çıkmıştır. Gelişen teknolojik cihazlar ile birlikte sağlık sektörünün büyük bir kısmında kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin, bazı bilişsel hastalıkların testleri hastanın kağıt üzerinde işaretlemesi ve bu işaretlemelerin bir doktor tarafından takip edilmesi gerekmektedir. Bu yöntem hem zaman almakta ve teşhiste aksaklıklara neden olabilmektedir. Bunu önlemek için Alman Bilim İnsanları tarafından hayata geçirilmiş VReha adında bir proje bulunmaktadır. Bu Projede VR gözlükler kullanılarak hastanın kağıt üzerinde yapacağı test sanal ortama taşınmıştır ve gözlüğün üzerine entegre edilen LeapMotion sayesinde hastanın insan gözü ile fark edilemeyecek milimetrik hareketler cihaz tarafından kayda alınarak daha kesin bir teşhis konulması amaçlanmıştır. Ayrıca projede hastaların teşhisten sonraki dönemde bilişsel güçlerini arttırmak içinde bu teknolojinin kullanılması da amaçlanmıştır.

Yapay Zeka ile Kişileştirilmiş Sağlık Hizmeti

Birçok alanda karşımıza çıkan ve büyük gelişmelerin önünü açan yapay zeka, sağlık sektöründe de karşımıza çıkmakta. Yapay zeka birçok birleşenden oluşan bir teknoloji olup makine öğrenmesi de bu bileşenlerden biridir. Makine öğrenmesi ise veriler için hazırlanan modelin, modelin yazılımına hiçbir müdahaleye gerek olmadan verileri kullanarak ve onları analiz ederek makinenin kendi kendine öğrenmesidir desek yanlış açıklamış olmayız. Peki, sağlık alanında nasıl kullanılır bu makine öğrenmesi? Genellikle hastalardan alınan bazı test sonuçlarını analiz ederek hastalara kişileştirilmiş bir tedavi yöntemi sunmak için kullanılmaktadır. Bu teknoloji bize medikal verileri doğru ve kesin yorumlamada çok büyük avantaj sağlamaktadır. Kanser ve genetik hastalıklarının gibi birçok hastalığın teşhisinde, oluşturulan modellerin bulunan yeni bulguları ve tedavi yöntemlerini daha hızlı takip edebilmeleri sayesinde de hastalığı daha kesin bir şekilde teşhis edebilecekler ve tedavi için kişilere özel tedavi sunabileceklerdir. Gelecekte sağlık alanında yer alan herkes yapay zeka teknolojisini kullanabilecek.[2]

Sizler için sağlıkta dijital dönüşüm başlığı altında en öne çıkan üç teknoloji alanında en yeni gelişmeleri derledik. Sağlıkta inovasyon hakkında daha fazla okuma yapmak isterseniz kaynaklar bölümünde bulunan makalelere göz atabilirsiniz.

Fatma Altunkılıç


Kaynaklar:

https://www.digitalauthority.me/resources/state-of-digital-transformation-healthcare/

https://infoloji.com/saglikta-dijital-donusum-trendler-zorluklar/

[1]Demirci Şenol,  2018, Giyilebilir Teknolojilerin Sağlık Hizmetlerine ve Sağlık Hizmet Kullanıcılarına Etkileri, Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 985-992

Demirci Şenol, 2018, Sağlık Hizmetlerinde Sanal Gerçeklik Teknolojileri, İnönü Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, s. 35-46

[2] Davenport Thomas, Kalakota Ravi, 2019, The Potetial for Artifical Intelligence in Healthcare, Future Healthc J. , s. 94-98

[ ]

Tedavi mi İşkence mi: Elektrokonvülsif Terapi (ECT)

TEDAVİ Mİ İŞKENCE Mİ?

Bu yazımızda belki de daha önce hiç duymadığınız ya da birçok kez filmlerde, dizilerde veya okuduğunuz kitaplarda uygulama biçimine rastlamanıza rağmen bir tedavi yöntemi olduğuna ihtimal veremeyeceğiniz bir tedavi – terapi çeşidinden bahsedeceğiz: Elektro Konvülsif Terapi (Electroconvulsive Therapy).

Bu konu hakkında araştırmalarıma Stephen King’in kaleminden olan “The Green Mile” isimli kitabından aynı zamanda da sinema filminden esinlenerek başladım. Belki izleyeniniz olmuştur. Olay 1932 yılının Amerika’sında yaşanmaktadır. Could Mountain isimli hapishane idamlık mahkumların bulunduğu ve infaz edildiği bir hapishanedir. İdamlık mahkumlar infaz gününü burada beklemekte ve zamanı geldiğinde meşhur “yeşil yol” dan geçerek kendi aralarında “Yaşlı Sparky” diye adlandırdıkları elektrikli sandalyede nihayet idam edilmektedir. Mahkûm elektrikli sandalyeye oturtulur ve daha kısa sürede can vermesi için kafatasına ıslak sünger yerleştirilir. Elektrotlar kafatasının belirli bölgelerine yerleştirildikten sonra elektrik akımı verilerek infaz gerçekleştirilir. Peki bu kadar korkutucu bir yöntem tıpta nasıl tedavi olarak kullanılmaktadır?  Tabii ki ilk aklımıza gelen bu korkunç tablodan daha farklı bir biçimde.

Elektrokonvülsif Terapi (ECT) Nedir?

İleri düzeyde psikolojik rahatsızlıklarda (majör depresif bozukluklar, bipolar bozukluklar, şizofreni, obsesif kompulsif bozukluk) ilaç tedavisi veya psikoterapiyle sonuç alınamadığında başvurulan ve hatta parkinson hastalığı ve epilepsi hastalığı gibi nörolojik rahatsızlıklarda da uygulanabilen temel prensibi kontrollü elektrik akımıyla beynin ilgili bölümlerini stimule etmek olan bir terapi çeşididir.

EC, psikiyatride ve nörolojide uygulanması ilk aşamada tercih edilmeyen bir terapi çeşidi olup ekseriyetle ileri düzey hastalıklarda, daha hızlı sonuç alınması istenen durumlarda ve diğer tedavi yöntemlerinden sonuç alınamadığında ancak hastanın bilgilendirilmesi ve onayı kapsamında uygulanan bir yöntemdir.

ECT’ nin bir hastaya uygulanması için gerekli olan şartları Amerikan Psikoloji Birliği (American Psychiatric Association) şu şekilde açıklamış;

  • İlaç tedavisi uygulanmasının sakıncalı olduğu durumlarda örneğin hamilelikte,
  • Bünyesi ilaç tedavisine dirençli olan hastalarda veya ilaç tedavisinin yan etkilerini tolere edemeyecek hastalarda,
  • İntihara teşebbüs eden ve intihar riski bulunan hastalarda,
  • Yeme-içme gibi hayati ihtiyaçları reddeden, saldırgan davranışlar sergileyen ve sosyal hayata adaptasyonda problem yaşayan hastalarda.

ECT Nasıl Uygulanır?

ECT yeterli donanımlara sahip hastanelerde; psikiyatrist, anestezist, hemşire veya asistan hekimden oluşan uzman bir takım tarafından uygulanır. İşlem genel anestezi altında gerçekleştirilir. Hastanın kafatasının belirli bölgelerine elektrotlar yerleştirilir ve belli bir elektrik akımı verilir. Bu akım beyinde kısa süreli bir tutukluğa yol açar. Uygulanan elektrik akımı nöronların elektriksel aktivitesini artırır ve nörokimyasalların salgılanmasını sağlar. Sinirlerin uyarılması hastanın özellikle el, ayak ve çenesinde ani ve güçlü kasılmalara yol açar. Hasta bu sırada sağlık personelleri tarafından sıkıca sarılır.

İşte o tartışmalara yol açan ve tedavinin korkunç bir hâl almasını sağlayan nokta da ECT’nin uygulanma biçimidir. Daha iyi anlayabilmek için internetten ECT’nin uygulanma videolarını izleyebilirsiniz.

Eğer bir gün bana veya çok yakınımda olan bir insana ECT uygulanacak olsa kabul eder miydim?

ECT Etik Bir Tedavi Yöntemi Midir?

ECT’ nin uygulanma biçimi ve sonrasında yan etkileri olarak, hafıza kaybı gibi büyük semptomların görülmesi insanlar üzerinde tedavi hakkında öyle olumsuz düşünceler oluşturmuştur ki kimi psikiyatristler, doktorlar da bu konuda ikiye ayrılmış durumdadır. “ECT bir işkencedir.”,” ECT bir insanlık suçudur.” gibi başlıklarla sosyal medyada hashtagler açılmış ve Amerika, İngiltere başta olmak üzere özellikle Avrupa ülkelerinde ECT hakkında büyük protestolar ve yürüyüşler düzenlenmiştir. Peki siz ECT’nin etik olup olmadığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce ECT gerçekten insanlığa faydalı mı yoksa aksine zararlı bir yöntem mi?

Elbette kendi açımızdan bir yorumumuz olacak ki ben de kendime “Eğer bir gün bana veya çok yakınım bir insana ECT uygulanacak olsa kabul eder miydim?” diye sormaktan kendimi alamıyorum fakat sanırım ECT’ nin insanlık suçu olup olmadığı hakkında en doğru yorumu, ECT uygulanan hasta veya birinci dereceden yakınları yapabilir. Yaşamını sürdürmekte zorlanan, intiharın eşiğinde, âdeta uçan kuştan medet uman insanlara belki de yardımcı olabilecek bir tedaviyi korkunç bir hikâye olarak anlatmak, o şekilde lanse etmek eminim çok daha büyük bir insanlık suçu olacaktır. Öte yandan tedaviden aksi bir yanıt alan hastaya zorla o tedaviyi uygulamak da…

Geleceğin Mühendisleri ve Sağlık Etiği Alanında Çalışan Uzmanlara Düşen Nedir?

Biz, günümüzün sağlık profesyonelleri ve geleceğin mühendisleri, yaptığımız her çalışmayı, geliştirdiğimiz her yöntemi “Eğer bir gün bana da uygulanacak olsa…” diye sorarak hassasiyetle pratiğe dökmeliyiz. Üzerinde çalıştığımız bir konudan bir sonuç elde etmekten önce elde ettiğimiz sonucun insanlığa gerçekten faydalı, uygulanabilir, etik olup olmadığına odaklanmalıyız. Unutmamalıyız ki ortaya attığımız her düşünce bir tek insanı değil, insanları ve insanlığı etkilemektedir.

Yazımı bir yerde rastladığım ve beni mesleğim konusunda gerçekten motive eden o meşhur sözü söyleyerek bitirmek istiyorum.-Hekimlik mesleğine sonsuz saygı duyarak-

“Doktorun hatası bir insanı öldürür, mühendisin hatası ise insanları.”

İnsanlara hep faydalı olmak dileğiyle…

Sena BAL

*Biomention Dergi Sayı: XX

 

KAYNAK:

https://www.webmd.com/depression/electroconvulsive-therapy-ect-directory

https://www.webmd.com/schizophrenia/qa/what-are-the-side-effects-of-electroconvulsive-therapy

https://www.webmd.com/schizophrenia/qa/how-is-electroconvulsive-therapy-done

https://www.webmd.com/schizophrenia/qa/how-is-electroconvulsive-therapy-used

http://psikiyatristdr.blogspot.com/2017/08/elektrokonvulsif-terapi-ect-nedir.html?q=elektrokonvülsif