[ ]

PLASEBO: YALANCI İLAÇ

İlk kez 1811’de Hopper’s Medical Dictionary tıp sözlüğünde, “hastaya yararlı olmaktan çok, onu memnun etmek için uygulanan tedavi” şeklinde tanımlanmış olan placebo kelimesinin anlamı “hoşa gideceğim”dir ve Latince placeo fiilinden türetillmiştir. Halk arasında şeker hapı olarak da bilinen placeboyu daha detaylı bir şekilde ele alalım.

Placebo, tedavi edilen durum için özgül bir niteliği olmayan herhangi bir tedavi işlemi ya da bu işlemin bir parçasıdır. Plasebodan farklı olarak ele alınması gereken plasebo etkisi ise, tedavi amacı ile uygulanan herhangi bir ilaç ya da işlemin, ilacın farmakolojik etkilerinden ya da işlemin özgül etkilerinden bağımsız olan ve psikolojik bir mekanizmayı kullanan psikolojik, fizyolojik, ya da psiko-fizyolojik etkisidir.

Tıp biliminde etkisiz kabul edilse de hasta tarafından tedavi edici bir madde olarak algılanır. Plasebo yani yalancı ilaç, birçok patolojik durum için tartışmasız şekilde etkili bulunmuştur. Bu yalancı ilacın etkisinden tıbbi bilgilerin ve olanakların başarılı olmadığı durumlarda ya da bazen tamamen bilinçsiz olarak yapılan uygulamalarda çokça yararlanılmıştır.

Plasebo reaksiyonu, plasebo uygulanmış kişide gözlenen değişiklikler anlamına gelir. Bu değişiklikler olumlu olabileceği gibi, olumsuz da olabilir. Plasebo etkisinin olumsuz olanlarına nosebo denir. Latince noceo fiilinden türetilmiştir ve “zarar vereceğim” anlamına gelir. Hiçbir değişikliğin olmamasına ise Iplasebo rezistansı denir. Çeşitli rahatsızlıklarda plasebonun semptomlar üzerindeki etkisi ortalama %30 olarak ifade edilmiştir. Bu oran psikosomatik ve işlevsel bozukluklarda ise %60’a çıkmıştır. Psikiyatrik rahatsızlıklarda, özellikle anksiyete üzerinde plasebo etkisinin önemli bir yeri olduğu kabul edilir. Günümüzde, plasebo maddelerin aktif ilaçlara benzer özellikler taşıdığı kabul edilir.

Yaygın şekilde kullanılmasına rağmen plasebonun nasıl işlediği anlaşılmış değildir. Genel olarak bunun psikolojik olduğuna inanılır ve bazı kişilik özelliklerinin bu etki üzerinde belirleyici olduğu öne sürülmüştür. Fakat yapılan çalışmalarda bunu belirleyecek bir veri elde edilememiştir. Bugün plaseboya olumlu yanıt vermiş bir hastanın veya olumsuz yanıt vermiş bir hastanın daha sonra aynı tepkiyi vereceği de kesin değildir.

Dhammapada’nın ilk satırlarında yazdığı gibi “Hayatımız zihnimiz tarafından şekillendirilir; nasıl düşünürsek öyle yaşarız/ona dönüşürüz.” Tüm düşüncelerimizin, algıladıklarımızın, yaşadıklarımızın sağlığımızı derinden etkilediğini biliyoruz. Peki, zihnimizle kendi kendimizi iyileştirebilir miyiz?

İrem COŞKUN

 

KAYNAKÇA

Güneş, D. Plasebo Nedir? (2019). https://www.tzv.org.tr/#/haber/3705

[ ]

NÖROLİNK

Nörolink, beyin arayüzlerinin geleceğini yaratmak, felçli insanlara yardım etmek ve insanların bilişsel yeteneklerini artıracak yeni teknolojiler geliştirme amacıyla Elon Musk ve ekibi tarafından kurulmuş bir şirkettir.

Nörolinkin çalımalarına geçmeden önce beyin yapısını inceleyelim. Beynimizde yaklaşık 100 milyar nöron bulunur. Bir nöron; soma, dendrit ve akson adı verilen üç ana kısımdan oluşur. Dendritler, diğer nöronlardan gelen sinyali nöron gövdesine iletir. Soma, çekirdek ve çekirdekçiğin bulunduğu esas hücre kısmıdır. Akson, sinyalleri çevredeki nöronlara taşımakla görevlidir. Nöronlar sinapslarla bağlantı kurar. Nöronlar, akson ve dendritler arasındaki sinapslarla bağlantı kurar. Sinaps bağlantısı kurulunca nöronlar birbirine kimyasal sinyaller gönderir. Bu sırada etrafında elektrik alanı oluşur. Bir nöronun elektrik sinyallerini iletmesine, hücrenin elektriksel zar potansiyelinin kısa sürede aniden yükselip alçalmasına aksiyon potansiyeli adı verilir.

Nörolink, aksiyon potansiyellerini tespit etmek için elektrotları kullanmaktadır. Birçok nörondan kayıt yapmak bu hücrelerin ifade ettiği bilgilerin kodunun çözülmesini sağlamayı hedeflemektedirler. Yani nöronun ürettiği bilgi kaydedilebilecek hale gelmek istemektedirler. İşte, nörolink düşüncelerimiz daha beynimizdeyken onları minik kablolarla yakalayıp çok hızlı bir şekilde bilgisayara bağlanmayı sağlayacak bir cihaz üzerinde çalışıyor.

Beyin-bilgisayar-arayüzü, bir beyin ile bilgisayar arasında kurulan kablolu veya kablosuz iletişim teknolojilerine verilen genel isimdir. Nörolink’in yaptığı çalışmalar bu konuda yapılmış ilk çalışma değildir ama Nörolink’i diğerlerinden ayıran şey beyne dikilen kabloların görünmez olmasıdır.

Ayrıca gittiğiniz her yerde bir bilgisayarı veya mobil cihazı kontrol etmenizi sağlayacak ilk nöral implantı tasarlamaktadırlar. Mikron ölçekli iplikler, beynin hareketi kontrol eden bölgelerine yerleştirilir. Her iplik birçok elektrot içerir ve bunları bir implant olan çipe bağlar. Çip, nöral sinyalleri işleyen, uyaran ve ileten mühürlü, implante edilmiş cihazdır. Nöral iplikler her küçük ve esnek iplik, nöral sinyallerini algılamak için birçok elektrot içerir. Şarjör ise kompakt endüktif şarj cihazı olarak pili dışarıdan şarj etmek için implanta kablosuz olarak bağlanır.

Bağlantıdaki ipler o kadar ince ve esnektir ki insan eliyle yerleştirilemezler. Bunun yerine, beyin cerrahlarının, iplikleri tam olarak olması gereken yere güvenilir ve verimli bir şekilde yerleştirmek için kullanabileceği bir robotik sistem inşa etmişlerdir. Operasyon sırasında yüksek çözünürlüklü kameraya sahip olan robot, beynin gelişmiş taramasını yaparak damarların yerini tespit edebilmektedir. Böylece elektrotlar herhangi bir damara zarar verip travmaya sebep olmadan yerleştirilebiliyor.

Ayşe Sude SIRMALI

 

 

KAYNAKÇA

[ ]

BLUE DIAPER SENDROMU

Blue Diaper sendromu ya da mavi bebek bezi sendromu, beslenmemizde çok önemli etkilere sahip olan esansiyel bir amino asitin sindirilmesinde zorluk çekilmesi sonucu görülen, oldukça nadir bir hastalıktır. Blue Diaper sendromuna sahip bireyler, triptofanı sindiremezler. Triptofan, İnsan vücudunun protein sentezi için kullandığı temel amino asitlerden biri olarak bilinir ve niyasin, melatonin, serotonin gibi hormonların sentezinde görev almaktadır. Triptofanın metabolize edilemiyor oluşu, idrar renginin gözle görülebilir soluk bir maviye dönmesine neden olur. Çok kolay bir şekilde tespit edilebilir ve genellikle erken yaşlarda ortaya çıkmaktadır, bu nedenle bu hastalığa mavi bebek bezi sendromu denilmiştir.

Blue Diaper sendromunda idrar, bebeklerin bezlerinde mavi lekeler bırakmaktadır. Sindirilemeyen fazla miktarda triptofan bağırsak bakterileri tarafından parçalandığında indol adı verilen organik bir bileşik açığa çıkar. Indol emilir ve indikan adı verilen başka bir moleküle dönüşür. Indikan, triptofan ve bazı proteinlerin bağırsakta parçalanması sonucu ortaya çıkan bir maddedir. Indikanın havayla teması idrara mavi renk vermesine yol açar.

Mavi bebek bezi sendromuna teşhis koyulabilmesi için geniş kapsamlı bir klinik değerlendirme yapolması, hastanın yaşamının detyalı bir biçimde bilinmesi, karakteristik semptomların tanımlanması ve taze bir idrar örneğinde indkan molekülünün gösterilmesi gerekmektedir.

SEMPTOMLAR

Blue Diaper sendromunun semptomları arasında iştahsızlık, kusma, kabızlık, sinir hali olarak sıralanabilir. Triptofan, bebeklerde büyüme gibi birçok işlevi olan esansiyel bir amino asittir, bu nedenle mavi bebek bezi sendromuna sahip bebeklerde beklenen oranda büyümeme ve kilo alamama, yani gelişememe olasıdır. Bu sendroma sahip çocuklarda, bağırsak enfeksiyonları ortaya çıkabilir ve sık sık yüksek ateş meydana gelebilir.

Bunun yanında bazı ek semptomlar da görülebilmektedir. Örneğin görmede zayıflık, optik diskin az gelişmesi, anormal göz hareketleri ve korneanın anormal seyiyede küçük olması gibi göz anomalileri meydana gelebilmektedir. Bunun yanı sıra, kanda anormal derecede yüksek kalsiyum bulunabilir, bu durum hiperkalsemi olarak da adlandırılır.

Kandaki kalsiyum düzeyinin aşırı düzeyde artışı adenil siklaz adı verilen bir enzimi inaktive eder ve bunun sonucunda zamanla böbreklerdeki glomeruluslar etkilenir ve böbreklerde kireçlenme meydana gelir, aşırı kalsiyum böbreklerde birikir. Görüldüğü üzere bu hastalık böbrek yetmezliğine de yol açabilir.

HASTALIĞIN KALITIMI

Blue Diaper sendromunun X’e bağlı çekinik kalıtımla veya otozomal çekinik kalıtımla kalıtılan bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Otozomal çekinik genle kalıtılan hastalıklarda bireyin hasta olabilmesi için anne ve babadan çekinik genleri alması gerekmektedir. Anne veya babanın birinden normal gen, diğerinden çekinik gen alınması durumunda birey taşıyıcı olur ve semptom göstermez. Aktarılan genler normal genlerse herhangi bir hastalık gözlenmez. İki ebeveynin de taşıyıcı olması durumunda çekinik genlerin aktarılması ve hasta bir bebeğin doğması ihtimali %25’tir. Yine aynı ebeveynlerin taşıyıcı çocuklarının doğması ihtimali %50, ve normal genleri aktarıp tamamen sağlıklı bir çocuğa sahip olma ihtimalleri de %25’tir. X’e bağlı çekinik kalıtımda ise hastalığın görülme ihtimalinde doğacak bebeğin cinsiyeti de rol oynamaktadır. Dişilerde 2 X kromozomu olduğundan doğacak kız bebeğin hastalıklı olması için anne ve babadan 2 hastalıklı gen alması gerekmektedir. Erkek bireylerde bu durum XY şeklindedir, yani babası sağlıklı olan bir kız bebeğin bu hastalığı gösterme ihtimali yoktur. Erkek bebeklerde ise babasının geninin sağlıklı olmasının br önemi yoktur, çünkü babaları onlara her zaman Y kromozomunu aktaracaktır. Bu durumda erkek bir bebeğin hastalıklı olması anneden alacağı genlere bağlıdır.

 

TERAPİ YÖNTEMLERİ

Blue Diaper sendromu görülen bireylerin kanlarında yüksek derecede kalsiyum görülebileceği söylenmişti. Bu nedenle kalsiyum alımlarını kısıtlayabilmek için kalsiyum içeriği düşük diyetler uygulanabilir. Bu tarz diyetllerle beraber bireyin aldığı kalsiyum miktarının azalmasına bağlı olarak böbreklerde meydana gelebilecek hasarların önüne geçilebilmesi umulmaktadır. Diyetlerin ayrıca protein ve D vitamini açısından da düşük değerlere sahip olması gerekmektedir. Fazla triptofan bağırsaklarda bağırsak bakterileri tarafından parçalandığından, bu bakterilerin sayısını azaltmak veya ortadan kaldırmak amacıyla antibiyotikler de kullanılabilir.

Ayrıca bağırsaklarda gerçekleşebilecek enfeksiyonların önüne geçmek amacıyla nikotinik asit (B3 vitamini) de faydalı olabilir. Bireyde fazla triptofan oluşumunu engelllemek için triptofan oranı yüksek olan besinlerden de kaçınılmalıdır. Bireyin sağlıklı bir diyete ulaşabilmesi için genetik danışmanlık desteği alması önem arz etmektedir.

 

Özlem ŞERİFOĞLU

 

KAYNAKÇA

 

 

 

 

[ ]

Aritmi Hastalığı ve Çeşitli Tedavi Yöntemleri

Kalp ritim bozukluğu (ARİTMİ), kalbin elektrik ileti sistemindeki bozukluklara bağlı olarak hızlanması, yavaşlaması veya düzensiz çalışmasına denir. Aritmi, kalp hastalığı olan kişilerde ortaya çıkarken, bazen de sağlıklı kişilerde de ortaya çıkabilir.

Belirtilerine baktığımızda; en belirgini kalp çarpıntısıdır. Fakat hastaların büyük bir kısmı; bayılma, baş dönmesi, çabuk yorulma, göz kararması gibi şikâyetlerle hastanelere başvururlar.

Aritmi hastalarının yaş aralıklarına baktığımızda ise her yaş aralığında görülebileceğini ama genç yaşlara göre ileriki yaşlarda sıklığının daha fazla olduğunu görüyoruz. Çukurova Üniversite’sinin yaptığı araştırmada da yeni doğan ünitesindeki 4465 hastanın 21’i (tüm hastaların %0.4’ü) aritmi tanısı almıştı. Bebeklerin 15’i (%71.4) erkek, altısı (%27.7) kız, ortalama gebelik yaşları 35.8±3.5 hafta (30-41) hafta idi. Doğum ağırlıkları 660-4200 (ortalama 2738±986) gr olan hasta dokuzu (%42.8) prematüre, 12’si (%57.1) ise matür idi. Sonuç olarak edinilen bilgilerle, yeni doğan yoğun bakım ünitesine yatırılan hastalar da aritmi sıklığı oldukça az olduğunu görürüz.

Aritmi hastalığının tanımı için ise ilk olarak elektrokardiyografi (EKG) çekilir. Hasta çok sık bu belirtileri yaşıyor ise Holter İzlemi ile 24 saat,2 gün ya da 1 hafta süren bu incelemeyle hastalık izlenilebiliyor. Son olarak Efor Testi de yapılabilir. Bu test aritmiyle yaşanılabilecek olası kalp rahatsızlıklarını ortaya çıkarmak için yapılır.

Aritmi hastalığının tedavi yöntemlerine baktığımızda;

Elektriksel Tedaviler

İlaçlar yetmediğinde “kateter ablasyonu” denilen tedavi yöntemiyle de aritmi tedavi edilmektedir. Bu yöntem, kasık veya kol toplardamarı yoluyla kalp içine kateter ilerletilir. Kateterin kalbin neresinde olduğu X ışınları yardımıyla (floroskopi) izlenebilir. Kateterlerin ucu kayıt cihazına bağlanarak kalp içi EKG kayıtları alınır ve araştırma ile takikardi yapan odak bulunur. Daha sonra kateter yardımıyla radyofrekans enerjisi verilerek bu bölge tahrip edilir ve böylece sorumlu odak ortadan kaldırılır. Sorumlu odağı tahrip etmede çoğunlukla radyofrekans enerjisi kullanılır.

Nadiren dondurarak da bu bölge tahrip edilebilir (kriyoablasyon). Ablasyon sonrasında aritminin çeşidine göre antiaritmik ilaç veya ICD (şok veren kalp pilleri) takılması gerekli olabilir. Ablasyon işlemi kardiyologlar içinde bu işle ilgilenen (elektrofizyolog) doktorlar tarafında yapılır. Tecrübeli ellerde başarı şansı %90’ın üzerindedir.

İlaç

Aritmi hastalığı için kullanılan ilaçlara, antiaritmikler denir. Bu ilaçlarla ritim tamamen normale dönebilir. Fakat maalesef ki fazla kullanımı vücutta ciddi yan etkiler bırakabilir.

Cerrahi Tedavi

Son olarak, bazı ritim bozuklukları cerrahi yöntemle de tedavi edilir. Başka bir kalp rahatsızlığı ameliyatı olacak kişilere bu ritim bozukluğu tedavisi de uygulanabilir.

Merve LAÇİN

 

KAYNAKÇA

[ ]

Nükleer Tıp Görüntüleme Sistemleri

Nükleer tıp, hastalıkların tanı ve tedavisinde radyoaktif maddelerin kullanıldığı bir tıp dalıdır. Bu dal sayesinde onkoloji, kardiyoloji, nöroloji, enfeksiyöz ve inflamatuar bozuklukların tanısı için belirteçlere ulaşabiliriz. Tedaviyle birlikte değişen metabolik faaliyetler ile tedavi yanıtını tahmin etmek için de kullanılır.

Nükleer tıp görüntüleme sistemlerinde dokuya özgü bir radyofarmasötik vücuda uygulanır. Farmasötik maddenin vücutta hedef bölgeye ulaşmasından sonra çeşitli görüntüleme cihazları uygulanarak belirteçlere ulaşılır. Görüntüleme cihazları farmasötik maddenin çeşidine göre seçilir. Bu cihazlara Gama kameralar, SPECT, PET, SPECT/CT ve PET/CT hibrit sistemler örnek verilebilir.

GAMA KAMERALARI

Bu cihaz kolimatör, sintilasyon kristali, foton çoğaltıcı tüpler, dalga yükseklik analizcisi, katot ışın tüpü ve dedektörlerden meydana gelir.

Gama kamera uygulamalarında hastaya gama ışını yayan radyofarmasötik uygulanır. Kristal üzerine düşen gama ışınlarının sintilasyon ışınlarına dönüştürülerek bilgisayar ortamında görüntü oluşturulur.

POZİTRON EMİSYON TOMOGRAFİSİ (PET)

Bu teknikte vücutta biyolojik bir fonksiyonun moleküler görüntülemesi yapılır. Radyofarmasötiğin hedeflenen dokudan daha çok, diğer dokularda minimum düzeyde birikmesi beklenir ve hassasiyeti yüksek bir görüntüleme tekniğidir. PET görüntülerinin yorumlanmasında bilgisayarlı tomografiden de yararlanılır. İki sistemin birlikte kullanılması daha doğru bilgilere ulaşılmasını sağlar. Hastalıkların moleküler boyutta görüntülenmesine imkân vermesi sebebiyle erken tanı için oldukça önemli bir yöntemdir. İşlem öncesinde hastanın 4-6 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerekir. Bazı PET/CT cihazlarında açlık şartı aranmamaktadır. Çekim sırasında hastanın hareket etmemesi istenir, böylece işlem tekrarlanmaz ve hasta daha az radyasyona maruz kalır. Vücutta birikime neden olmayan radyoaktif maddeler kendiliğinden atılır.

Janset SUNGUR

 

KAYNAKÇA

 

  • Mankoff D, Pryma DA. Nuclear Medicine Training: What Now? J Nucl Med. 2017 Oct;58(10):1536-1538. doi: 10.2967/jnumed.117.190132. Epub 2017 Aug 17. PMID: 28818993.
  • Gündoğdu, E., Özgenç, E., Ekinci, M., İlem Özdemir, D., & Aşıkoğlu, M. (2018). Radiopharmaceuticals Used in Imaging and Treatment in Nuclear Medicine. Journal of Literature Pharmacy Sciences, 7(1), 24-34.
  • Demir, M. (2015). POZİTRON EMİSYON TOMOGRAFİ (PET) FİZİĞİ. Bulletin of Thoracic Surgery/Toraks Cerrahisi Bülteni6(2).
  • https://medipol.com.tr/tibbi-birimler/dahili-tip-birimleri/nukleer-tip
  • https://www.medicalpark.com.tr/nukleer-tip/b-6737

[ ]

Fluoride Diş Macunu ve Diş Sağlığındaki Önemi

Florür, nötr haldeki flor atomunun, bir elektron alarak iyon (anyon) haline geçtiğinde aldığı isimdir. F− olarak gösterilir. Florür, günlük hayatta kullandığımız diş macunlarının içerisinde yer alır. Diş macunu içerisinde bulunan florür, diş yüzeyinde şekillenen mikroskobik deformasyonları yeniden mineralize eder. Bunların yanında diş yüzeyini kuvvetlendiren florür, bakterilerin başlattığı asit saldırılarına karşı diş minelerine direnç kazandırır.

Florürün birincil ve en önemli etkisi, florür iyonunun tükürükte uygun konsantrasyonda mevcut olduğunda lokal olmasıdır. Hidroksiapatit, dişler gelişimini tamamlandıktan sonra kalıcı diş minesini oluşturmaktan sorumlu olan ana mineraldir.

Diş büyümesi sırasında, emaye sürekli olarak sayısız demineralizasyon işlemine maruz kalır ancak tükürükte uygun iyonlar varsa, aynı zamanda önemli remineralizasyon işlemlerine de maruz kalır. Bu işlemler mineyi zayıflatabilir veya güçlendirebilir. Asidik bir ortamda florürün varlığı, kalsiyum hidroksiapatitin çözünmesini azaltır. Ana eylem, farklı mekanizmalar yoluyla gerçekleştirilen minenin demineralizasyonunun engellenmesidir.

Plak sıvısında karyojenik yani çürük oluşturabilen bakteri çeşitleri bulunur, bunlardan en önemlisi S. Mutans’tır. Bakteriler şekerleri metabolize ettiğinde laktik asit üretirler. Laktik asit tükürükteki pH’ı düşürür. pH seviyesi 5.5 altına düştüğünde, minenin demineralizasyonu süreci gerçekleşir. Bu demek oluyor ki, dişin dentin tabakasını koruyan, vücuttaki en sert madde olan mine aşınmaya başlar ve böylece dişte çürük oluşur.

Başlangıçta, bu süreci geri döndürmek ve uygun olan önleyici tedbirlerle yeni lezyonların oluşumunu azaltmak mümkündür. Plak sıvısında florür varsa, dişin yüzeyine absorbe olacağı ve kristalleri çözünmekten koruyacağı için demineralizasyonu azaltacaktır. Florür iyon kaplaması sadece kısmi olduğundan, pH seviyesi 5.5’in altına düşerse diş yüzeyinin kaplanmamış kısımları dişin belirli kısımlarında çözünmeye uğrayacaktır. pH kritik seviye olan 5.5’in üzerine çıktığında, artan florür iyonu seviyesi minenin yenilenmesini sağlar.

Tekrarlanan demineralizasyon ve remineralizasyon döngülerinden sonra, yeni oluşan kristallerin (pH 4.5) düşük kritik pH seviyesine sahip olması nedeniyle minenin dış kısımları değişebilir ve asidik ortama daha dirençli hale gelebilir. Florürün çürük oluşumu üzerindeki en önemli etkisi demineralizasyon ve remineralizasyon süreçleri üzerindedir. Ayrıca, florür iyonunun, demineralizasyonu dolaylı olarak etkileyebilecek olan mikrobiyal hücrelerin fizyolojisini etkileyebileceği öne sürülmüştür.

Florür iyonları bakteri hücrelerini çeşitli mekanizmalar kullanarak etkiler. Bunlardan biri hücresel enzimleri (glikolitik enzimler, H+ATPazlar) doğrudan inhibe etmesidir. Aynı zamanda florür hücre zarı geçirgenliğini etkiler ve ayrıca sitoplazmik pH’ı düşürür, bu da glikolizden asit üretiminde bir azalmaya neden olur.

Güney İsrail’de yapılan bir çalışmada, iki yıllık denetimli bir diş fırçalama programından sonra okul öncesi çocukların diş sağlığında olumlu yönde bir gelişme görülmüştür. Diş fırçalama programlarında florürlü diş macununun düzenli kullanımının diş sağlığını iyileştirdiği ve diş hastalıklarına yakalanma riskini azalttığı sonucuna varılmıştır. Şu anda, denetimli diş fırçalama, farklı ülkelerde önde gelen ulusal ağız sağlığı geliştirme programlarının önemli bir parçasıdır. Buna ek olarak çok sayıda çalışma, diş fırçalama programları uygulayan kreşlere giden 5 yaşındaki çocukların diş sağlığında iyileşme olduğunu göstermiştir.

 

Nurcan KANYILMAZ

 

 

KAYNAKÇA

[ ]

BİYOSERAMİKLER

Biyomalzemeler biyolojik sistemlerde tanı ve tedavi için kullanılan doğal veya sentetik olan malzemelerdir.  Vücutta zarar gören doku veya organın fonksiyonlarını yerine getirmek üzere tasarlanırlar. Yapay olarak nitelendirilenler seramikler, metaller, polimerler ve kompozitler olarak sayılabilir. Doğal olarak sayılan biyomalzemeler ise kollejen, elastin, kitin ve alginat gibi maddelerdir.

Metaller özellikleri gereği sert, sağlam ve şekillendirilebilir olduklarından kalça kemikleri ve diş implantlarında kullanılırlar. Polimerler sentetik ve doğal olmak üzere iki grupta incelenir. “Mer” adı verilen küçük birimlerden meydana gelen uzun zincirli moleküllerdir. Esnek bir yapıya sahiptirler. Biyobozunurdurlar. Biyobozunurluk, malzemenin zaman içerisinde doku ile yer değiştirmesi anlamına gelir. Ayrıca polimerlerin komplike parçalarının üretimleri kolaydır. Uygulama alanları dental, ortopedik, ilaç aktarımı olarak ifade edilebilir. Medikal sektörde ise sensörlerden doku mühendisliğine kadar geniş bir alana yayılmıştır. Kompozit biyomalzemeler çok fazlı malzeme olarak nitelendirebilir. Çünkü iki veya daha fazla malzemenin bir araya özelliklerini kaybetmeden gelmesinden oluşur. Bu malzemeler yüksek dayanıma ve düşük elastik modülüne sahiptirler.

Seramik malzemeler yüksek baskı ve yüksek aşınma, korozyon dayanımındadırlar fakat aynı zamanda düşük kırılma sertliğindedirler. Bir diğer deyişle sert ve kırılgan bir yapıları vardır. Elektrik ve termal yalıtkanlıkları genellikle iyidir, genelde inorganiktirler.  Biyoaktif veya biyoinert yapıda olabilirler. Biyoaktif malzemeler kemikle ya da canlı organizmanın yumuşak dokusu ile kimyasal bağ yaparak etkileşirler. Biyoinert malzemelerin doku ile etkileşimleri mekanik bağ şeklindedir. Mekanik bağ ise biyoinert malzemenin dokuyu değiştirmeden doku ile bir arada bulunması anlamındadır. Biyoinert seramiklere alümina seramikler ve zirkonyum örnek olarak gösterilebilir. Ortopedik ve dental uygulamalarda kullanılırlar. Ortopedik alanda femoral baş, kemik vida ve plakalarında, femoral gövdeler için poröz kaplamalarda ve diz protezlerinde kullanılırlar. Dental uygulamalarda iyi bir estetik görüntü sağlarlar. Biyoaktif seramiklere örnek olarak cam-seramik ilişkisi verilebilir. Konakçı doku ile direkt kimyasal bağlama yapabilir ve kemik yapıcı hücreler üzerinde uyarıcı etki yapar. Bu yüzden kemik çimento dolgusu ve kaplama malzemesi olarak idealdirler. Dahası kalsiyum fosfat seramikleri de birer biyoseramiktir ve bunlar ortopedik kaplamalara, diş implantlarında, yüz kemiklerinde, kulak kemiklerinde ve kalça, diz protezlerinde kemik tozu olarak kullanılmaktadır.

Biyomalzemeler insanların yaşamında büyük bir role sahiptir ve birçok tıbbi alanda kullanılmaktadırlar. Bir biyomalzeme çeşidi olan seramiklerin de ortopedide ve dental alanda kullanımı mevcuttur. Özellikle implant kullanımında polimerlerin aşınma dirençleri düşük, metallerinse dokuyu kabul etmesinin daha zor olmasından kaynaklı dental ve ortopedik implantlarda biyoseramikler daha elverişlidirler.

Hande BİÇERMEN

 

 

KAYNAKÇA

[ ]

Becker Musküler Distrofisi

Genetik hastalıklar, kişinin DNA’sındaki değişimler (mutasyonlar) sonucu ortaya çıkan hastalıklardır. DNA’daki bu değişimler gen olarak adlandırılan nükleotid dizileri üzerinde meydana gelir. Bu durumda etkilenen genlerin işlevinde bozulmalar meydana gelebilir. Genin yapısındaki bozulma, kişinin yaşamsal fonksiyonlarını düzenleyen proteinlerin kodlanmasını engelleyerek veya yanlış kodlanmasına sebep olarak normal yapı ve işlevin bozulmasına sebep olabilir. Bu tür genetik bozukluklar, genetik hastalıklara neden olur. Bu yazımızda bahsedeceğimiz genetik hastalık, “Becker Musküler Distrofisidir”. Bu hastalığı genel olarak tanımlayacak olursak giderek artan kas kitle kaybı ve güçsüzlükle seyreden bir bozukluktur. Bilimsel boyutta değerlendirecek olursak, Becker musküler distrofisi (BMD); X’e bağlı geçiş gösteren, özellikle bacak ve pelvis kaslarının güçsüzlüğü ve zayıflığı ile karakterize, kronik ilerleyici kalıtsal bir kas hastalığıdır. Belirtiler genellikle çocukluk döneminde çok hafif başlar. Yürümeyi öğrenmede geç kalma görülebilir. Zamanla kaslarda güçsüzlük, ayağa kalkma, hızlı yürüme ve merdiven çıkmada zorluk, sık sık düşme, ördekvari yürüyüş, kas ağrıları ve kramplar gözlenir. Ayrıca kaybedilen kasların yerini yağ ve bağ dokunun almasına bağlı olarak bazı kaslarda büyüme gözlenebilir. Mimik kasları, yutma ve konuşmayla ilgili kaslar bu hastalıktan etkilenmezler. Kalp tutulumu ve zekâ düzeyinde gerilik çok nadir olarak görülür. Hastalığın seyri yavaştır ve ilk olarak omuz çevresini, kalça kuşağını ve uylukları tutar. Hastalar bazen 30’lu yaşlara kadar yürüyebilirler. Bazen kalp kası da tutulabilir.

Hastalığın nedenine değinecek olursak, bir kas proteini olan Distrofin’i programlayan gendeki bozukluğa bağlı olarak bu proteinin normalden kısa yapılması nedeniyle ortaya çıkar. Distrofini taşıyan kromozom X kromozomu(erkekler XY, kadınlar ise XX kromozomları taşır) olduğundan X’e bağlı kalıtım vardır. Erkeklerde tek X kromozomu olduğundan, hastalık yalnızca erkeklerde görülür. Ayrıca hastalık anne karnındayken meydana gelen mutasyonlara bağlı olarak da ortaya çıkabilir.

Bu hastalığın tanısında kullanılan belirli birkaç yöntem vardır. Bunlar,

  • Enzim testi: Hasar gören kaslar kreatin kinaz (CK) enzimi salgılar. Kasların diğer harabiyet nedenleri yoksa kanda yükselen CK kas distrofileri tanısını destekler.
  • Genetik testler: Genetik mutasyonlar kas distrofilerinde meydana gelir. Bu nedenle kanda CK düzeyine bakılmalıdır.
  • Kalp incelemesi: Kalp kası EKG (elektrokardiyogram) ile incelenmelidir. Özellikle miyotonik kas distrofileri için bu test çok yararlıdır.
  • Akciğer tetkikleri: Tanıda ilave kanıtlar elde edilir.
  • Elektromiyografi: Kasa bir iğne batırılarak kasın elektriksel aktivitesi ölçülür. Bu şekilde kas hastalığının bulguları gösterilir.
  • Biyopsi: Kastan küçük bir parça alınarak mikroskop altında inceleme yapılarak kas distrofisi bulguları saptanır.

Günümüzde bu hastalığın kesin bir tedavisi yoktur, çeşitli yöntemlerle hastanın hayata tutunmasa yani yaşam kalitesinin artırılması hedeflenir.

İlaçlar;

  • Kortikosteroidler: Bu şekilde tedavi ile kas kuvveti artırılabilir ve hastalığın ilerleyişini yavaşlatabilirken uzun süreli kullanımı kemiklerde erimelere ve kilo alımına yol açabilir.
  • Kalp için tedavi: Kalp kası tutulmuşsa beta blokerler ve anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri yararlı olabilir.
  • Fizik tedavi
  • Genel egzersizler: Hareket ve germe egzersizleri yararlı olabilir.  Yürüme, yüzme, hafif aerobik egzersizler işe yarar.
  • Solunum yardımı: Solunum kasları da zayıfladığı için oksijen alımını sağlamak için bazı cihazlar kullanılabilir. En şiddetli durumlarda ventilatörler işe yarar.
  • Hareket yardımı: Baston, tekerlekli sandalye ve walker kullanılabilir
  • Ateller: Kasları gergin tutmaya yarar, kısalmalarını engeller. Hareket ederken de hastayı destekler.

Becker musküler distrofi hastası olan bir kişi ne yapmalıdır?

Hasta doktor kontrollerini ihmal etmemelidir. Yılda bir kez kalp muayenesi yaptırmalıdır. Fizyoterapistin belirlediği egzersiz programını aksatmamalıdır ve mümkün olduğunca hareket etmelidir. Dengeli beslenmek ve kilo almaktan kaçınmak da çok önemlidir. Kilo aldığımızda eklem ve kaslarımıza etkiyen yük artar, hareket ettiğimizde daha çabuk yoruluruz. Ayrıca hasta sosyal hayattan kopmamalı, yeni hobiler edinmelidir.

Daha çok dilini, aklını ve ellerini kullanarak yapabileceği aktivitelerde çok başarılı olabileceklerini ve üretken oldukça daha mutlu bir yaşam sürdürebileceklerini unutmamalıdırlar. Eğitimine devam etmelidirler ve ayrıca Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nden sosyal yaşamda var olabilmek için yardım alabilirler.

Son olarak bu hastalıkta genetik danışmanlığın öneminden tutun da anne baba akrabalığının rolüne kadar birçok etken daha ifade edebiliriz.

 

Zeynep Nisa OĞUZ

 

KAYNAKÇA

  • Tim Newman , Reviewed by University of Illinois-Chicago, School of Medicine
  • Last updated Mon 2 January 2017, MEDICALNEWSTODAY.
  • BİLİM.ORG/Genetik hastalıklar.
  • Dr. Oğuz O. Erdinç Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji AD Öğretim Üyesi Klinik Nörofizyoloji Bilim Dalı Başkanı.
  • dusunenadamdergisi(Arahata K, Beggs AH, Honda H, Ito S, Ishiura S, Tsukahara
  • T, Equchi C, Orimo S, Arikawa E, Kaido M, Nonaka I, Sugita
  • H, Kunkel LM. Preservation of the C-terminus of dystrophin
  • molecule in the skeletal muscle from Becker muscular dystrophy.
  • J Neurol Sci 1991; 101:148-156)
  • 5)Türkiye Kas Hastalıkları Derneği.

[ ]

Esansiyel Yağ Asitlerinin İnsan Sağlığına Etkisi

Dilimize Latinceden geçmiş olan, sözlük anlamı temel olan esansiyel kelimesi ‘esans’ kökünden türetilmiştir. Bir şeyin oluşumda etkin rol oynamayan temel yapı parçalarından her birine esansiyel denir.

Yağlar, insan beslenmesi için gerekli olan önemli organik maddelerden biridir. Yağların en bilinen özelliği olan yüksek enerji kaynakları olmasının yanı sıra insan vücudunda birçok önemli görevleri vardır. Yağda çözünen vitaminleri bulundurmaları, metabolik aktivitelerde görev almaları, proteinlerle etkileşerek ‘lipoproteinleri’ oluşturmaları bunlardan bazılarıdır. (Mol 2008). Yağların temel yapı taşlarına yağ asitleri denir. Yağ asitleri karbon atom sayılarına, hidrojen atomlarının konumuna ve karbon atomları arasındaki çift bağ sayılarına göre adlandırılır. Temel sınıflandırma ise taşıdıkları bağ çeşidine göre yapılır ve doymuş ve doymamış yağ asitleri olarak iki sınıfa ayrılırlar. Doymuş yağ asitlerinin yapısında tekli bağlar vardır ve insan vücudunda sentezlenebilir. Doymamış yağ asitleri ise en az bir çiftli bağ içerir. Yağ asidi molekülünde sondan başa doğru ilk çift bağın bulunduğu konum omega (ω) veya “n” simgeleriyle gösterilmektedir.

Doymamış yağ asitleri ω-3, ω-6 ve ω-9 olarak 3 grupta toplanmaktadır (Karaca ve Aytaç 2007). Doymamış yağ asitleri de tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri olmak üzere ikiye ayrılır. Adlarından da anlaşılacağı gibi tekli doymamış yağ asitleri tek çift bağ içerirken çoklu doymamış yağ asitleri ise en az iki tane çiftli bağ içerir. ω -9 tekli doymamış yağ asidi sınıfına girmekte olup insan vücudunda sentezlenebilir. ω-6(linoleik asit) ve ω-3( alfa linolenik asit) ise çoklu doymamış yağ asitleri olup insan vücudunda sentezlenemezler yani esansiyeldirler. Bu konuda bizi ilgilendiren ω-3 ve ω-6 yağ asitleri metil(CH3) kökünden başlamak üzere çift bağın olduğu ilk karbona göre kategorilendirilirler. Bu temel yağ asitlerinin dışarıdan insan vücuduna alınması insan sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır. En çok bilinen ω-3 yağ asidi kaynağı olan deniz ürünlerinin yanı sıra bazı bitkisel ürünlerde de (fındık, ceviz, susam, keten tohumu, soya fasulyesi, kanola ve zeytinyağı) bol miktarda ω-3 bulunur. Mısır yağı, soya fasulyesi yağı, ayçiçek yağı, aspir (yalancı safran) yağı, ceviz, balkabağı çekirdeği ve keten tohumu yağı ise omega 6 bakımından zengin besinlerdir. 3 ana ω-3 yağ asidi çeşidi bulunur. Bunlardan en önemlileri EPA (eikosapentaenoik asit), DHA(dokosaheksaenoik asit) ve ALA(alfalinolenik asit) tir.

Dilimize Latinceden geçmiş olan, sözlük anlamı temel olan esansiyel kelimesi ‘esans’ kökünden türetilmiştir. Bir şeyin oluşumda etkin rol oynamayan temel yapı parçalarından her birine esansiyel denir.

Yağlar, insan beslenmesi için gerekli olan önemli organik maddelerden biridir. Yağların en bilinen özelliği olan yüksek enerji kaynakları olmasının yanı sıra insan vücudunda birçok önemli görevleri vardır. Yağda çözünen vitaminleri bulundurmaları, metabolik aktivitelerde görev almaları, proteinlerle etkileşerek ‘lipoproteinleri’ oluşturmaları bunlardan bazılarıdır. (Mol 2008). Yağların temel yapı taşlarına yağ asitleri denir. Yağ asitleri karbon atom sayılarına, hidrojen atomlarının konumuna ve karbon atomları arasındaki çift bağ sayılarına göre adlandırılır. Temel sınıflandırma ise taşıdıkları bağ çeşidine göre yapılır ve doymuş ve doymamış yağ asitleri olarak iki sınıfa ayrılırlar. Doymuş yağ asitlerinin yapısında tekli bağlar vardır ve insan vücudunda sentezlenebilir. Doymamış yağ asitleri ise en az bir çiftli bağ içerir. Yağ asidi molekülünde sondan başa doğru ilk çift bağın bulunduğu konum omega (ω) veya “n” simgeleriyle gösterilmektedir. Doymamış yağ asitleri ω-3, ω-6 ve ω-9 olarak 3 grupta toplanmaktadır (Karaca ve Aytaç 2007). Doymamış yağ asitleri de tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri olmak üzere ikiye ayrılır. Adlarından da anlaşılacağı gibi tekli doymamış yağ asitleri tek çift bağ içerirken çoklu doymamış yağ asitleri ise en az iki tane çiftli bağ içerir. ω -9 tekli doymamış yağ asidi sınıfına girmekte olup insan vücudunda sentezlenebilir. ω-6(linoleik asit) ve ω-3( alfa linolenik asit) ise çoklu doymamış yağ asitleri olup insan vücudunda sentezlenemezler yani esansiyeldirler. Bu konuda bizi ilgilendiren ω-3 ve ω-6 yağ asitleri metil(CH3) kökünden başlamak üzere çift bağın olduğu ilk karbona göre kategorilendirilirler. Bu temel yağ asitlerinin dışarıdan insan vücuduna alınması insan sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır. En çok bilinen ω-3 yağ asidi kaynağı olan deniz ürünlerinin yanı sıra bazı bitkisel ürünlerde de (fındık, ceviz, susam, keten tohumu, soya fasulyesi, kanola ve zeytinyağı) bol miktarda ω-3 bulunur. Mısır yağı, soya fasulyesi yağı, ayçiçek yağı, aspir (yalancı safran) yağı, ceviz, balkabağı çekirdeği ve keten tohumu yağı ise omega 6 bakımından zengin besinlerdir. 3 ana ω-3 yağ asidi çeşidi bulunur. Bunlardan en önemlileri EPA (eikosapentaenoik asit), DHA(dokosaheksaenoik asit) ve ALA(alfalinolenik asit) tir.

Sonuç olarak Omega 3 ve 6 yağ asitlerinin direkt olarak hastalıkları tedavi edici etkisi olmasa da fiziksel ve zihinsel sağlığı korumak adına birçok faydası vardır. Doktor ve diyetisyen kontrolüyle yapılacak olan esansiyel yağ asitleri bakımından zengin olan bir beslenme diyetinin yaşam kalitesini yüksek tutmakla beraber olası hastalık risklerinden de koruması açısından insan sağlığına faydası çok fazla olacaktır.

Kerem TAHMAZ

 

KAYNAKÇA

• Brown A. Understanding Food. Fish and Shellfish.
• Wadsworth /Thomson Learning, USA, 2000; 299 pp. Gogus U, Smith C. n-3 Omega fatty acids: a review of current knowledge. Int. J. Food Sci. Technol. 45: 417–436. acid: A review. Altern. Med. Rev. 2010; 6(4): 367-382.
• Gordon DT, Ratliff V. The implications of omega-3fatty acids in human healty, Advances in Seafood Biochemistry Composition and Quality, Ed. By George L. Flick. 1992; 406 pp
• Holub BJ. Clinical nutrition: 4. Omega-3 fatty acids in cardiovascular care. Can Med. Assoc. J. (JMAC). 2002; 166 (5): 608 – 615.
• Kaya Y, Duyar HA, Erdem ME. Balık yağ asitlerinin insan sağlığı için önemi. Ege Üniv. Su Ürünleri Derg. 2004; 21 (3/4): 365- 370
• Şahingöz SA. Omega-3 yağ asitlerinin insan sağlığına etkileri. Gazi Üniv. Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fak. Derg. 2007; 21: 1-13.
• Leaf A, Weber PC. Cardiovaskular effekts of n3 fatty acids. N. Engl. J. Med. 1988; 318: 549-557.
• Mol S. Consumption of fish oil and its effects on human health. Journal of Fisheries Sciences. Com. 2008; 2(4): 601-607.

[ ]

BİYOBELİRTEÇLER VE KANSER

Kanser, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesi ve çoğalmasıyla ortaya çıkan, genetik ve çevresel faktörlerin etkisi altında olan bir hastalıktır. Bilinen yüzden fazla kanser türü olmasına ve belirli kanser tipleri için bazı standardart yaklaşımlarda bulunulmasına rağmen, kanser kişisel bir hastalık olarak Kabul görür. Bu nedenle kişilerin benzer tedavilere farklı cevaplar vermesi sıkça görülen bir durumdur. Çağımızın hastalığı olarak da sık sık anılan kanser, bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, yeni tanı ve tedavi yöntemleri geliştirilerek daha kolay tehşis edilebiliyor ve gelişmiş tedaviler uygulanarak hastaların iyileşme süreçlerine büyük katkılar sağlanıyor. Biyobelirteçler de bu geliştirilmiş tedavi şekillerinden bir tanesi.
Peki nedir bu biyobelirteçler? “Normal biyolojik süreçler, patolojik süreçler veya terapötik bir işleme karşı farmakolojik cevabın göstergesi olabilen, objektif olarak ölçülüp değerlendirilmesi yapılabilen özelliğe “biyobelirteç” denir. Bu tanım 2001 yılında, “Biomarkers Definitions Working Group” tarafından yapılmıştır.

Biyomarkerlar olarak da adlandırılan biyobelirteçler, sıklıkla kanser hastalığı tehşisinde tümör belirleyici olarak kullanılırlar. Biyobelirteçler kanser hastalığı tehşisi, hastalığın takibi ve tedavi geliştirme sürecinin iyileştirilmesinde çok etkin ve kritik bir yol oynar.

KANSER TEHŞİS VE TEDAVİSİNDE BİYOBELİRTEÇLERİN KULLANIMI
1. Biyobelirteçlerle hastanın kanser riski belirlenir (Hasta kalıtsal kanser riski taşıyor mu?)
2. Kanserin alt türü ve ayırıcı tanı belirlenir. (Hasta hangi kanser türüne sahip?)
3. Hastalığın gidişatı hakkında bilgiler alınır.
4. Tedaviye yanıtın tahmin ve analizi yapılır. (Hasta hangi tip tedaviye yanıt verecek?)
5. İlaç yan etkileri tahmin edilir. (Hasta için ilacın hangi dozu daha uygun?)
6. Tedaviye yanıt gözlemlenir
7. Hastalık tekrarı hakkında tahminde bulunulur (Hastalık tekrar edecek mi?)

Kanser tedavisinde biyobelirteçlerin kullanılmasının temel amaçları:
• Hastalık için risk analizi yapmak
• Tehşis koymak
• Hastalığın şiddetini belirlemek
• Tedavide belirlenecek stratejiyi belirlemek
• Hastalığın tedaviye verdiği cevabı gözlemlektir.

Klinik biyobelirteç örnekleri
• Antikorlar
• Enzim düzeyleri
• Hormonlar
• Lipitler
• Hücreler
• Peptidler
• Porteinler
• Metabolitler
• RAI

Biyobelirteçler sayesinde ilacın hasta için uygun olup olmadığı belirlenerek kişiselleştirilmiş tedavi geliştirilir. Erken tanı olasılığını arttırır, bu sebeple, biyobelirteçler kişiselleştirilmiş tedavide gelecek vaadeden bir yeniliktir.
Biyobelirteçlerin kullanılmasıyla, hasta popülasyonunda yapılan sınıflandırmalar araştırmaların daha küçük popülasyonlara yapılabilme kolaylığını sağlar. Bütçe daha verimli ve maaliyetsiz kullanılır.

KAYNAKÇA
• Kalp Yetersizliğinde Biyobelirteçler, Doç.Dr.Mehmet Birhan YILMAZ,10 / 2010,
• KANSER TEDAVİSİNDE GÜNCEL YAKLAŞIMLAR, Onur Baykara, Balıkesir Sağlık Bilimleri Dergisi ISSN: 2146-9601 e-ISSN: 2147-2238
• Gül YAVUZ ERMİŞa, Itır ŞİRİNOĞLU DEMİRİZb
aAnkara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji BD, Ankara, TÜRKİYE
bİstanbul Aydın Üniversitesi, VM Medical Park Florya Hastanesi, Hematoloji BD, İstanbul, TÜRKİYE
• Henry, N. Lynn et al.,
Cancer biomarkers,Molecular Oncology, Volume 6, Issue 2, 140-146