[ ]

MEDCON 2021 İlk Gününde Neler Konuşuldu?

MEDCON Sağlık, Bilim ve Teknoloji Zirvesi 22 – 25 Nisan tarihlerinde online olarak gerçekleşti. 10.000+ kişinin kayıt gerçekleştiği %75 aktif katılım oranıyla hayata geçen etkinliğimizde 20’den fazla oturumda yaklaşık 100 değerli konuşmacıyı ağırladık. Sağlık, bilim ve teknoloji alanındaki son gelişmeleri, geleceğe yönelik vizyon sağlayan ve ilham veren konuşmaları dinlerken sektör uzmanları ile öğrenci ve sektör profesyonellerini bir araya getirdiğimiz online etkinlik platformumuzda birebir toplantıların yapılmasını sağladık.

Etkinliğin ilk gününde kimleri konuk ettik ve neler konuştuk merak ediyorsanız, gelin birlikte editör ekibimizin sizler için hazırladığı MEDCON’21 ilk gün makalemizi keyifle okuyalım!

Ankara Üniversitesi Rektörü Değerli Hocamız Sn. Prof. Dr. Necdet ÜNÜVAR’ın gerçekleştirdiği açılış konuşması ile gün enerjik ve etkili bir şekilde başladı. 3874 kişinin canlı olarak izlediği açılış oturumunda değerli hocamız “Ankara üniversitesi olarak çok güçlü ve köklü bir sağlık altyapımız var. Bu etkinliğin yapılmasından dolayı gururlu ve mutluyum.” cümleleri ile bizleri onurlandırdı.

Sn. Ünüvar konuşmasında Covid-19 ile ilgili güncel duruma da değindi: “MEDCON sağlık,bilim ve teknolojinin bir araya geldiği kapsamlı bir etkinlik. Covid19 hastalığı için de bu üç konu çok önemli. Covid19 süreci insanlık için yıkıcı sonuçları olan bir tablo. Bunun yanında bizlere sağlığın ne kadar önemli olduğunu da gösterdi. Ankara Üniversitesi’nin COVİD-19 ile mücadelede faz aşamasına gelen 4 ürünü var, bunlar belki 5 ay sonra insanlığın hizmetine girecek.”

Açılış seramonisi ardından ana sponsorumuz Abbott katkılarıyla gerçekleşen ilk oturumumuzda Pandemide Teşhis, Takip ve Dijital Dönüşüm başlığı altında Prof. Dr. Selda ERENSOY (Ege Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı / KLIMUD Başkanı), Uzm. Dr. Deniz İlhan TOPÇU  (Başkent Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı), Mustafa HACIAHMETOĞLU (Abbott Core Diagnostic Product Manager), Emre TAVŞANCIL (Abbott Core Diagnostic AlinIQ Professional Services Manager) konuk konuşmacılarımız olarak yer aldılar.

Covid19 tesleri ve güncel durum üzerine konuşan Prof. Dr. Selda ERENSOY: “Testlerde hedeflenen bölgeye göre duyarlılık farkı var mı diye çok tartışıldı. Bölgeler arasında minimal farklar olsa da önemli olan testin ne kadar iyi tasarlandığı. Antijen testlerinde virüsün örnekte çok sayıda bulunması lazım. Antikör testleri koruyuculuğa dair kanıt değildir. Antikor testleri bu virüsle daha önce karşılaşıldı mı bunu tespit ediyor. Birçok antikor testi çeşidi bulunuyor. Aşı açısından antikor testi kanıt olarak gösterilemez. Aşıdan sonra bireysel antikor testlerine gerek yok. Testlerin yanlış sonuç vermesi pandemi yönetimi açısından çok tehlikeli olabilir.”

Aynı oturumda konuşmacı olarak ağırladığımız Uzm. Dr. Deniz İlhan Topçu sağlıkta verinin doğru kullanımı ve Covid yönetimi ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. “Covid19 pandemisi nedeniyle her alanda iş yoğunluğu oluştu ve insanların teknolojiye olan ihtiyaçları arttı. Büyük veriler analiz edilerek virüsle ilgili birçok bilgi kaynağı oldu. Uzman sayısının yetmemesi, testlerin yanlış sonucu vermesi gibi çeşitli sebeplerle Covid19 teşhisinde de yapay zekadan yararlanılmaya başlandı. Günümüzde veriler analitiği araçları ile büyük veriyi işleyerek laboratuvarları daha etkin daha performansı yüksek şekilde yönetebilir hale geliyoruz. Sağlık verisi içeriği nedeniyle oldukça önemli veriler. Güvenlik açısından bu verileri koruyabilmek çok önemli.”

Pandemide Teşhis, Takip ve Dijital Dönüşüm başlığı altında konuşan diğer bir konuşmacımız Emre Tavşancıl ise süreci Abbott yaklaşımı açısından değerlendirdi. “Abbott olarak dijital sağlıktan beklentimiz çok büyük. Özellikle sağlık alanında doğru karar için, doğru bilgiye, zamanında erişebilmek çok önemli. Örneğin Abbott’un ürettiği Analizör Yönetim Sistemi onay süresini 1.5 günden 1 güne indirdi ve 3 ayda %87 validasyon oranına ulaştı.Analizör Yönetim Sistemi ile ayda gereksiz test kaybı 14000’den 2000’e indirildi. Eğer sağlıktaki dijital transformasyonu sağlayabilirsek daha azı ile daha fazlasını yapabileceğimize inanıyoruz.”

Günün ikinci oturumu Draeger katkılarıyla gerçekleşen Türkiye’de Ağır ve Kritik COVID-19 Hastalarının Yönetimi oturumu oldu. Konuk konuşmacılarımız Dr. İhsan Hacıosmanoğlu ve Prof. Dr. Arzu Topeli bize güncel durum hakkında bilgiler sağladı.

“Covid19 tüm dünyayı etkileyen bir virüs pandemisi.Çok ciddi sayıda kayıplarımız ve ağır hastalarımız var. Covid19 hastalığını geçiren hastalarının %5 i yoğun bakım ünitesine yatırılıyor. Bu virüste genetik yatkınlık olduğunun farkındayız. Semptomlar bir ay süreyle devam edebiliyor.Uzun süreli yan etkileri olan bir hastalık. Hastaneye yatış 7.günde 10. günde de nefes darlığı meydana geliyor burada da yoğun bakım ünitesi devreye giriyor. COVİD hastalığı erken enfeksiyon, pnömoni ve enflasyon olmak üzere üç fazda ilerliyor. Erkek cinsiyetinin yakalanma oranı daha yüksek ve yaş arttıkça hastalığa yakalanma artıyor. Hasta sayısının sağlık sistem kapasitesini aşmaması gerekiyor. Aşılama ve tedbirler toplum sağlığını korumak için en önemli faktörler. Hasta sayısını kapasitenin altında tutmak için sağlık çalışanlarının sayısının arttırılması, eğitiminin sağlanması, ve bakım kalitesinin korunması çok önemli.”

Arzu Topeli konuşmasında hastalığın Yoğun Bakım sürecine dair de önemli veriler ve değerlendirmeler kaydetti: “Yoğun bakım ünitelerinin yoğunluk oranı tabii ki önemli ancak yoğun bakım ünitelerindeki tıbbî cihazlar ve sağlık çalışanlarının sayısı aynı zamanda sağlık çalışanlarının nitelikleri çok önemli. Yoğun bakım yatağı açısından Türkiye çok iyi bir konumda. Yoğun bakımda sağlık çalışanları açısından maalesef yetersiz bir durumdayız. Türkiye’de hekim ve hemşire sayısı dünya ortalamasından çok daha az. Doktor ve hemşire sayısı olarak ülkece çok ciddi bir sıkıntımız var. Hasta başına düşen sağlık çalışanı sayısı çok düşük. Türkiye’de 2000-7000 yoğun bakım uzmanına ihtiyaç var. Özellikle covid19 hastalığında yoğun bakımda yaptığımız çoğu işlemin sağlık çalışanına bulaş riski var. Bazı oksijen maskelerini üretilmesi ucuz olmasına rağmen Türkiye’de bulamadığımız için başka ülkelerden almak zorunda kalıyoruz. Oksijenin hemoglobine bağlanma oranını artık evde de takip edebiliyoruz covid19 hastaları bu aletle durumlarını kontrol edebiliyorlar

Entübasyon ölümcül değil, bu konuda bilgi kirliliği var. Entübasyon yoğun bakım ünitelerinde hep kullanılan bir yöntemdir. Hasta ağırsa yapılmak zorunda. Hastalara zarar veren bir uygulama değildir tam aksine hastaların hayatını kurtarır. Covid19 ilaçları doktor onayında alınmalı. Medyada ya da halk arasında duyulan ilaçlar doktor onayı alınmadan kullanılmamalı. Yoğun bakım ünitemizdeki hastaların %70’ini  taburcu edebiliyoruz. Yoğun bakıma yatan hastalar öldü demek doğru değildir. Entübe hastalarımız dahil olmak üzere birçok hastamızı yürütüyoruz, hareket etmelerini sağlıyoruz.”

Topeli hastalığın uzun vadeli seyrine dair de “Post-ICU sendromu hastalıktan sonra 8 yıla kadar sürebiliyor ve fiziksel, psikolojik ve bilişsel sorunlar şeklinde devam edebiliyor.” bilgisini aktararak konuşmasını tamamladı.

[ ]

GÖZ VE LAZER TEKNOLOJİSİ

Günlük yaşamı zorlaştıran ve bireyleri rahatsız eden sağlık sorunları arasında olan göz kusurları, sağlıklı bir görüş için gözlük veya kontakt lens kullanımını gerektirirken birçok kişi için görsel açıdan istenmeyen bir durumdur ve yaşam kalitesini etkiler. Farklı göz hastalıkları için farklı lazer teknolojileri kullanılır. Halk arasında sıklıkla “lazerle gözlükten kurtulma” ameliyatı veya “göz çizdirme” olarak bilinen operasyonlar excimer lazer kullanılarak yapılan lazer göz tedavileridir. Basit ve cerrahi girişimlere ihtiyaç duyulmayan lazer tekniği yardımıyla göz kusurlarının tedavi edilmesi, yaşam boyu devam eden kalıcı iyileşme sağlayarak hastalara hem fizyolojik hem de psikolojik anlamda çare olur.

Ülkemizde pek çok kişi, lazerli göz ameliyatlarıyla gözlükten kurtulabiliyor ancak bu tip operasyonlara şüpheyle yaklaşanlar da oldukça çoğunlukta. Artık uzay teknolojilerinin kullanıldığı lazer ameliyatlarında korkulacak bir şey yok. Öyle ki tıpta yaşanan en büyük gelişmelerden biri olan lazer teknolojisi, özellikle göz ameliyatlarında yaygın olarak kullanılıyor. Miyop, hipermetrop, astigmat gibi görme bozukluklarının yanı sıra artık katarakt gibi göz hastalıkları da bu metotla ortadan kaldırılabiliyor. Lazerle miyop ameliyatına uygun olmayan gözler için ise kişiye özel göz içi akılı lens ameliyatları uygulanmaktadır.

Excimer lazer tedavi yöntemleri arasında en fazla bilinenler: PRK-Lasek, Lasik, Intralase Lasik’tir. Excimer lazer ile miyop, hipermetrop veya astigmat tedavisi yapılabilir. Lasik, excimer lazer kullanılarak yapılan lazerle gözlük ve kontakt lenslerden kurtulma operasyonları arasında en sık uygulanan ve en konforlu tedavidir. Lasik operasyonunun bu kadar popüler olmasının nedeni tamamen ağrısız bir operasyon olması ve çok hızlı bir şekilde gözlüksüz görebilmeyi sağlamasıdır. Bu operasyonda, göz damla ile uyuşturulur ve gözün en dışındaki şeffaf doku olan kornea tabakasının yüzeyinden flep adı verilen ince bir tabaka kaldırılır, mevcut göz kusuru kornea tabakasına lazer ışını ile atışlar yaparak yeniden şekillendirilir ve düzeltilir, flep tekrar eski yerine yerleştirilir. Operasyon sonrası bu bölge dikişsiz bir şekilde kendiliğinden iyileşir. Operasyondan sonra enfeksiyondan korunmak ve iyileşmeyi hızlandırmak için doktorun önerdiği birkaç göz damlası kullanılması gerekmektedir.

WavefrontLazer göz ameliyatı ile gözlükten kurtulma operasyonlarında diğer alternatif “Yüzey tedavisi” (PRK, LASEK) teknikleridir. Yüzey tedavilerinde lasik tedavisinden farklı olarak bir flep oluşturulmaz ve epitel hücrelerinin temizlenmesini takiben lazer tedavisi ile gerekli düzeltme direkt kornea yüzeyine yapılır. Bu teknik genellikle kornea dokusu ince olan hastalarda Lasek ile risk almamak açısından tercih edilir. Yüzey tedavileri, lasik tedavisinden farklı olarak bir – iki gün gözde batma yapabilir ve görme bulanıklığının düzelmesi birkaç hafta sürebilir.

  • Lazer Ameliyatının Riskli Komplikasyonları Var Mıdır?Her tür cerrahi girişimde olduğu gibi Lazer refraktif cerrahide de bazı risk ve komplikasyonlar vardır fakat bu sorunların birçoğu hafiftir. Lazer ameliyatını yapacak hekimin bilgisi, eğitimi, tecrübesi ve kornea hastalıkları ve refraktif cerrahi konusunda üst ihtisasının olması risklerin değerlendirilmesi ve sorunlara zamanında müdahale için oldukça önemlidir. Göz doktoru cerrahi müdahale sırasında göze gereğinden az veya çok müdahalede bulunulabilir. Ameliyat sonrası göz kuruluğu gelişebilir. Loş ışıkta kişinin görüşü kötüleşebilir veya gece saatlerinde parlak ışıklar rahatsız edebilir.

    Göz Doktorları Neden Lazer Göz Ameliyatı Olmuyor?

    Hem Türkiye’de hem de yurtdışında birçok doktor ve göz doktoru başarıyla lazer ameliyatı olmuştur. Bununla birlikte lazer tedavisi için sadece ameliyattan önce göze yapılan lazere uygunluk testi başarılı hastalar ameliyat olabilmektedir. Doktor da olsanız eğer gözünüz uygunluk testlerinden başarılı olarak geçmediyse ameliyat mümkün olamamaktadır. Yapılacak detaylı göz muayenesinde gözün kornea tabakası da kalınlık, topografi ve saydamlık özellikleri açısından uygunsa güvenle lazer tedavisi mümkün. 8-10 numaraya kadar miyop, 4 numaraya kadar astigmat ve hipermetrop tedavileri lazerle düzeltilebilir.

    Lazer Ameliyatından Sonra Dereceler Tekrar Geri Gelir mi?

    Lazer işlemi ile kalıcı doku şekillendirilmesi yapılmaktadır. 10-15 yıllık takip çalışmalarında derecelerin geri gelmeyeceği gösterilmiştir. Ancak işlem öncesi çok yüksek derecesi olanlar, gizli derecesi olanlar ve hastaların %5’inde lazer ameliyatı sonrasında göz derecelerinde çoğunlukla fazla olmayan oynama olabilir. Bu hastalara da gerekirse ‘düzeltme (touch-up) lazeri’ yapılabilir.

    Lazer Ameliyatından Sonra Yakın Gözlüğü Takmak Gerekir mi?

    Bütün insanların 45 yaşları civarında yakını görme uyumlarında sorunlar ortaya çıkabilir. Bu durumun lazer ameliyatı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Ancak miyop hastalar lazer ameliyatı ile normale yakın bir hale getirildiklerinde, bütün normal insanlar gibi 40-45 yaşlarından sonra yakın gözlüğüne ihtiyaç duyabilirler. Bunu aşmak için de çeşitli yollar mevcuttur.

    Lazer Tedavisi Kullanılan Bazı Göz Sorunları

    Diyabetik Retinopati: Diyabetin retinadaki kan damarlarına etkisi sonucu görme kaybı veya bulanıklık olabilir. Bu durum erken dönemde çoğunlukla sarı noktadaki bozuk damarlardan olan sızıntılara bağlı oluşan ödem nedeniyle gelişir. Argon lazer kullanılır ve amaç sızıntı yapan damarların yakılarak daha fazla sızmasını engellemektir.

    Katarakt Ameliyatından Sonra: Göz içi merceğin arkasında bulunan arka kapsülün zamanla bulanıklaşmasına bağlı görmede azalma olabilir. Görme kirli bir camdan bakar gibi bulanıklaşır. YAG Lazer adı verilen lazer arka kapsülü açıp, ışığın girmesini sağlar ve görme hızla düzelebilir.

    Glokom: Görme, göz içi sıvısının anormal yüksek basıncı nedeniyle tehdit altındadır. Periferik görme azalır. Lazer tedavisi, gözdeki sıvının süzüldüğü delikleri büyütüp sıvının emilmesini sağlayarak görmeyi korur.

    Retina yırtığı: Gözün iç tabakası olan retinada yırtık oluştuğunda görme etkilenmeyebilir veya görüntüde lekeler, ışık çakmaları veya sinek uçuşmaları görülebilir. Lazer, retinadaki yırtığı yapıştırarak retinanın kabarmasını engeller. Işık çakmaları zamanla yok olur, lekeler ve sinek uçuşmaları ise zamanla azalır.

    Retina damar tıkanıklığı: Retinal damar tıkanıklığı gözde kanama veya gözden sıvı sızdırması sonucu ciddi görme kaybı yaratır. Lazer, sızan sıvıyı azaltır, istenmeyen yeni damar oluşumunu önler ve göz içi kanamalarının oluşmasını engelleyip, görmeyi arttırabilir.

    Bahsettiğim gibi birçok göz hastalığında kullanılan lazer tedavisi gün geçtikçe gelişmekte ve kullanılan teknolojiyle birlikte insan sağlığına katkıları artmakta. Eskiden ciddi korkularla girilen göz ameliyatları, artık basit ve acısız bir şekilde ameliyat olarak bile adlandırılmayan kısa süreli operasyonlara dönüşüp hayatımızı oldukça kolaylaştırdı. Bu şekilde lazerin dikkat çekici tarihine şahit oluyoruz ve gelecekte olabilecek teknolojileri takip ediyoruz.

    Seçil ÖZEK

     

     

[ ]

E-NABIZ NEDİR?

1 Ocak 2015 tarihinden itibaren Sağlık Bakanlığınca uygulamaya konan E-Nabız, her türlü sağlık kaydınızı 7/24 kontrol edebilmenize olanak sağlayan bir uygulamadır. Bu uygulama üzerinden kullandığınız bir ilaç için hatırlatma oluşturabilir, tahlil sonucunuza bakabilir hatta kalp krizi riskinizi bile hesaplayabilirsiniz. Özel veya devlet kurumu ayırt etmeksizin yapılan bütün tedaviler ve tetkikler bu sisteme kaydedilebilir.

E-Nabız uygulamasına hekimlerin de erişim imkanı olduğu için tedavi maksadıyla hastaneye başvurduğunuzda doktorunuz tedavi geçmişinizi, eğer varsa kronik rahatsızlığınızı veya düzenli kullandığınız ilaçları kolayca görerek hızlı ve doğru bir tedavi uygulayabilir.

E-Nabız’da Neleri Bulabiliriz?

Sağlık bilgilerinize ulaşmak hem sizin hem de gittiğiniz hekim için gerekli olabilir. E-Nabız’da ulaşabileceğimiz bilgilerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Gidilen hastane, klinik ve doktor adı ile muayene tarihleri
  • Yazılan reçeteler
  • Alınan raporlar
  • Doktorların tanı koyduğu hastalıklar
  • Yapılan tahlillerin sonuçları
  • Radyolojik görüntüler (röntgen filmleri)
  • Kullanılan ilaçlar
  • Aşı takvimi
  • Randevu alma / Randevu takip
  • Geçmiş randevu takvimi
  • Sensör verileri (tansiyon, nabız, kan şekeri bilgileri)
  • Covid-19 test sonucu öğrenme

E-Nabız Sistemine Nasıl Girilir?

Vatandaşlar ve sağlık çalışanları sisteme internet ve mobil cihazları üzerinden kolayca erişebilir. Telefonunuza E-Nabız uygulamasını indirerek ya da https://enabiz.gov.tr adresinden kolayca ulaşabilirsiniz.

Sisteme girişte kimlik doğrulama iki şekilde olabiliyor;

  • E-devlet kapısından e-devlet şifresi, e-imza veya Mobil İmza kullanarak TC Kimlik Numarası ile sisteme giriş yapabilirsiniz.
  • E-devlet şifresi yoksa Sağlık Bakanlığı’na kayıtlı Aile Hekimine cep telefonu numarası kaydı yapılarak telefona gelecek kısa mesaj ile iletilen tek kullanımlık giriş koduyla sisteme girilebiliyor.

Beyzanur Kabaağıl

Sandwich with cold soft drink and measurement tape as diet conce
[ ]

Obezite Kalıtsal Mıdır?

Obezite; vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır. Başta kardiovasküler ve endokrin sistem olmak üzere vücudun tüm organ ve sistemlerini etkileyerek çeşitli bozukluklara ve hatta ölümlere yol açabilen önemli bir sağlık problemidir. Peki, günümüzün önde gelen hastalıklarından birisi olan ve son yıllarda bütün ülkelerde oldukça yaygın görülen obezite genetik mirasımız mıdır?

Esasen, çevresel ve genetik faktörlerin etkilediği multifaktöriyel bir hastalık olarak ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), çok sayıda klinik çalışmaya dayanarak dünya çapındaki obezitenin insanların yaklaşık %20’sini ilgilendirdiğini tahmin etmektedir. Obezite ve aşırı kilolu vakaların prevalansındaki bu artışın nedeni olarak, beslenmede yüksek enerjili besinlerin tüketilmesi, günlük kişisel işlerde ve mesleki aktivitelerde harcanan enerjinin azalması görülmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalar obezitenin sıklıkla ailesel geçiş göstererek ailesinde obezite görülen bireylerin, diğer aile üyeleri ile birlikte yaşamasalar bile artmış risk taşıdıklarını ortaya koymuştur.

2007 yılında yapılan gen kapsamlı araştırmalar, obezite ile ilgili gen değişkenleri arasında ilk olarak kromozom 16 üzerinde yağ kütlesi ve obezite genini (FTO) tanımlamıştır. Bu gen değişkenleri oldukça yaygın olup, bu gene sahip kişilerin diğer insanlara göre %20-%30 arasında daha fazla obezite riski taşıdığı bulunmuştur. Obeziteyi monogenik ve poligenik formları olmak üzere iki grupta incelemek mümkündür.

Monogenik formu (tek gene bağlı obezite formu) nadir olup cinsiyet hormonlarında azalma ile birlikte gözlenir. Bu tür obezite “obezite-hipogonadizm sendromları” olarak adlandırılır. Tek gene bağlı olmayıp birden fazla genin etkin olduğu (poligenik) yaygın obezite de ise obezite ve yağ dağılımı ile ilişkili 40’dan fazla genetik yapı belirlenmiştir. Poligenik forma sahip insanlarda genetik zeminin vücut ağırlığındaki değişimin %40’ından sorumlu olduğu hesaplanmıştır.  Bu poligenik obezite genlerinin araştırılmasında, sonuç olarak bulunan mutasyonlar, obezite olgularının küçük bir kısmını açıklamaktadır. Bu alanda, obezitenin gelişimine ilişkin diğer genlerin bulunduğu kromozomal bölgeleri ortaya çıkarmak için çok sayıda polimorfik markerlerin kullanıldığı genom tarama çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak, obezitede genetik faktörlerin rolü komplekstir. Hem insan hem de hayvan çalışmalarından elde edilen güçlü bulgular genlerin de obezite gelişiminde etkili olduğunu göstermiştir. Obeziteden sorumlu aday yeni gen lokuslarının taranmasına dair çalışmalar devam etmektedir. Fakat bu noktada, aday genler arasında en fazla etkiye sahip olan FTO geninin bile, gen kaynaklı obezite duyarlılığında çok küçük bir role sahip olduğunu unutmamak gerekir. Kısacası, kalıtım kaderimiz değildir. Ve bu nedenle sağlıklı alışkanlıkları hayatımıza uygulayarak, çevresel faktörlerin obezite gelişimindeki etkisini azaltıp bu hastalıktan korunmak mümkündür.

Zeynep BİDECİ

 

KAYNAKÇA:

Faruk KILINÇ, Nevzat GÖZEL Fırat Tıp Dergisi/Firat Med J 2018; 23: (Özel Sayı/Supp) 9-13

Dr. Banu Öztürk Ceyhan, Obezite Genetik Midir? , Denge Dergisi, 25 Aralık 2019

Cheung WW, Mao P. Recent advances in obesity: genetics and beyond. ISRN Endocrinol. 2012; 2012: 536-5

Bouchard C, Perusse L. Genetics of obesity.Annu Rev Nutr 1993; 3:337-354.

Herrera BM et al. Genetics and epigenetics of obesity . Maturitas 2011; 69:41-9.

 

 

Dentist examines a girl in the chair.
[ ]

DİŞ HEKİMLİĞİNDE 3D PRINTER TEKNOLOJİSİ

Bilim ve teknoloji, insanlığın kaderinde çeşitli şekillerde devrimler oluşturmuştur. Bilim ve mühendislik alanlarındaki bilgilerin tıp alanındaki bilgiler ile birleştirilmesi, yenilikçi sağlık hizmetleri için yeni kapılar açmıştır. Anatomik yapının kişiden kişiye bazı farklılıklar göstermesi, patolojik çeşitlilik, geleneksel görüntülemedeki hassasiyet eksikliği ve doğal olarak insan hataları sağlık hizmetlerinin kalitesini düşürmektedir. Bu teknoloji, sağlık hizmetlerinde kişiselleştirmeyi ele alan ideal bir çözümdür.

3D printer teknolojileri, kullanım alanı çok çeşitli olan ve sayısız sektöre devrimsel yenilikler katan teknolojilerden birisi olmuştur. Şüphesiz sağlık sektörü bu bağlamda en fazla fayda sağlanılan birimlerden biri olmuştur. Sağlıkta dijitalleşme ile birlikte diş hekimliğinde de kullanım alanı gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle, teknoloji ve diş hekimliği özel bir rezonansa sahiptir. Bu bağlamda ‘Dijital Diş Hekimliği’ kavramı da hayatımıza girmiştir.

Günümüzde diş hekimlerinin kendi başlarına ağız içi tarama ve CAD tasarımı yapmaları, sonrasında da kendi 3D yazıcılarıyla veya çevrimiçi 3D baskı servisleri ile bu işlemi kolaylıkla yapabilmeleri mümkün hale gelmiştir. Bu teknoloji, hassas anatomiyi görselleştirmeye, hastaya özel modellere ve cerrahi kılavuzların üretilmesini sağlar. Örneğin, diş protezinde doğruluk önemli bir rol oynar. Cerrahi kılavuzlar, dental implantların doğru konumlandırılması için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Cerrahi kılavuz: Üç boyutlu görüntüler üzerinden yapılan planlama, belirsizlik ve riskleri ortadan kaldırmaktadır. Geliştirilen cihazlar sayesinde, bilgisayarda yapılan oldukça hassas planlamaların cerrahi kılavuzları hazırlanabilmektedir.

Öte yandan hızla gelişen 3D baskı sürecini kullanan araştırma ve yenilik, tedavi yöntemleri eğitim-öğretimi de kapsamaktadır. Temel bir vakanın tedavi sonuçlarının görselleştirilmesi ve dahi 3D forma getirilmesi onun eğitim-öğretim sürecinde de kullanılabilmesi, klinik becerileri alanında büyük avantajlar sağlayarak diş hekimi adaylarının ileride karşılaşacakları komplikasyonları öngörmeleri sağlanacaktır. Bu bağlamda 3D printer teknolojileri diş hekimliğinde araştırma, klinik tedavi ve eğitimde ağız sağlığı hizmetlerini iyileştirmek için muazzam bir potansiyele sahiptir.

MUHLİS TALHA ÇİNİCİ

 

KAYNAKÇA

Dawood, A., Marti, B. M., Sauret-Jackson, V., & Darwood, A. (2015). 3D printing in dentistry. British dental journal, 219(11), 521-529.

https://www.attelia.com.tr/implant/cerrahi-guide-kilavuz-implant

Juneja, M., Thakur, N., Kumar, D., Gupta, A., Bajwa, B., & Jindal, P. (2018). Accuracy in dental surgical guide fabrication using different 3-D printing techniques. Additive Manufacturing, 22, 243-255.

Nesic, D., Schaefer, B. M., Sun, Y., Saulacic, N., & Sailer, I. (2020). 3D Printing approach in dentistry: The future for personalized oral soft tissue regeneration. Journal of clinical medicine, 9(7), 2238.

Oberoi, G., Nitsch, S., Edelmayer, M., Janjić, K., Müller, A. S., & Agis, H. (2018). 3D printing—encompassing the facets of dentistry. Frontiers in bioengineering and biotechnology, 6, 172.

Vasamsetty, P., Pss, T., Kukkala, D., Singamshetty, M., & Gajula, S. (2020). 3D printing in dentistry–Exploring the new horizons. Materials Today: Proceedings, 26, 838-841.

[ ]

Pandeminin İskelet Sağlığı Üzerine Etkisi

Pandeminin İskelet Sağlığı Üzerine Etkisi

 

İlk olarak 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve bütün dünyayı etkisi altına alan koronavirüs 2019 (COVİD-19), yeni keşfedilen bulaşıcı bir hastalıktır. Yaygın etkileri ve bulaşıcı özelliğinden dolayı Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi olarak adlandırılan COVİD-19 virüsü, insan solunum sistemini ve buna bağlı olarak vücuttaki iskelet ve kas sistemini tehlikeye atan bir patojendir. Dünya üzerinde toplamda 2,72 milyon kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bu virüse yakalanan insan sayısı da günden güne artmakta ve hastalığın ortaya çıkmasından bu yana 124 milyona ulaşmış bulunmaktadır.

Solunum veya temas yoluyla bulaşan bu virüs boğazdan başlayarak solunum yolları ve akciğer hücrelerine yerleşiyor, orada çoğalıyor ve bulunduğu konak hücreyi öldürüyor. Hastalar üzerindeki olumsuz etkilerini saymakla bitiremeyeceğimiz bu pandemi, hastaların kas-iskelet sağlığını da birçok açıdan doğruda veya dolaylı olarak ciddi derecede etkiliyor.

 

  • Fiziksel Aktivitelerde Azalma

Bilindiği üzere dünyanın pek çok yerinde koronavirüs’ün yayılmasını önlemek amacı ile sıkı tedbirler alındı ve kısıtlamalar getirildi ve çoğu insan pandeminin ilk aylarında evden çıkmadı. Bu süreç, dünya genelinde ciddi manada hareketsizliğe ve kilo artışına yol açtı. Yaşam kalitesindeki düşüşle birlikte önemli ölçüde fiziksel yetenek kaybı yaşandı. Fazla kilo artışı kemiklere üzerindeki baskıyı artırıp zayıflamalarına neden olurken hareketsizlik, kemik kütlesinin azalmasına, esneklik ve güç kaybına sebep oldu. Yoğun bakım ünitesine bağlı olan veya yatakta tedavi gören hastalarda durum daha da kötü. Yapılan bir gözlemde, 10 gün boyunca sürekli yatakta kalan ve günlük protein ihtiyacı karşılanan normal derecede aktif 12 bireyin 10 gün sonunda vücut kompozisyon ölçümünün yapıldığı ultrason muayene sonuçları negatif çıktı. Ölçümler fraksiyonel kas protein sentez oranını, yağsız vücut kütlesini ve tek taraflı diz uzatma kuvvetini (Cybex, Strength Systems, Ronkonkoma) içeriyordu. Bunun sonucunda hareketsizliğin kas-iskelet sistemine ne kadar olumsuz etki ettiği gözlendi.

 

  • Yetersiz D Vitamini

D vitamini kalsiyum ile birlikte kemiklerin güçlenmesinde oldukça etkilidir ve eksikliği çocuklarda raşitizme, ileri yaşlarda osteoporoza sebep olur. D vitamininin temel kaynağı güneştir ve ultraviyole B (UV-B, 280-315 nm) ışınlarının cilde temas etmesi ve bu sayede ciltte oluşan bazı metabolik süreçlerin sonunda üretilmektedir. D vitamini gıdalardan da alınabilir ancak bununla günlük ihtiyacın ancak %20’si karşılanabilir. Ayrıca bu yiyeceklerin yağ oranı yüksek olduğundan gerekli D vitamininin tamamını yiyeceklerden almaya çalışmak kolestrolün yükselmesine sebep olabilir. Vücudun yeteri kadar D vitamini alması için günlük 20-30 dakika kadar güneşte durulması gerekmektedir. Sürekli evde geçen zamanlarda vücut güneş ışınlarını gerektiği kadar alamadığından yeterli D vitamini üretilemedi.

 

  • Hastanelerin ve Rehabilitasyon Merkezlerinin Kapalı veya Riskli Olması

Hastaneler pandemi sürecinde en fazla risk taşıyan bölgelerdir. Bu süreçte pek çok insan ya kemik ve eklem rahatsızlıklarını geçiştirmiştir ve hastaneye gitmemeyi tercih etmiştir ya da polikliniklerin kapalı olmasından dolayı randevu alamamıştır. Böylece teşhis ve tedavide gecikme yaşanmış ve bireyler daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca kas ve iskelet rahatsızlıklarının tedavisinde rolü büyük olan rehabilitasyon merkezlerinin de bu süreçte kapalı olması birçok insanı olumsuz etkilemiş, tedavilerinin yarıda kalmasına sebep olmuştur.

  • FRAX’ın Kullanımında Azalma

FRAX, 10 yıllık kemik kırığı riski olasılığını değerlendirmek için kullanılan bir tanı aracıdır. Osteoporoz için klinik kılavuzlar içinde yaygın olarak kullanılan FRAX, ileride oluşabilecek kemik hastalıklarının önüne geçmek için erken teşhis ve tedavide önemli bir araçtır. Fakat pandemi sürecinde FRAX kullanımında 66 ülkenin 3’te 2’sinde ortalama %58, hatta %96’lara varan bir azalma oldu. Sonuç olarak, Nisan 2020’de yaklaşık 175.000 hastanın muhtemelen kırık riski değerlendirmesinin dışında bırakıldığı tahmin edilmektedir, bu da 3 aylık bir süre boyunca 0,5 milyondan fazla hastanın değerlendirmeden ve bunların önemli bir kısmının gerekli tedaviden çıkarılacağını düşündürmektedir.

 

  • Hücrelerde Meydana Gelen Yıkımlar

COVID-19 virüsü hastaların kas-iskelet sistemini aktif olarak etkilemektedir. Solunum yolunu hedef alan bu virüs alveol epitelyumundan kan dolaşımına ve sonrasında bütün vücuda yayılır. Böylece diğer sistemlere zarar verir ve kemik erimesi, kas kaybı, kas romatizması, miyasteni ve halsizlik gibi sorunlara yol açar. Koronavirüs vakalarının yarısında bu semptomlar ortaya çıkmıştır.

 

Peki Pandeminin İskelet Sağlığımıza Etkilerini Ortadan Kaldırmak İçin Neler Yapılabilir?

  • Düzenli egzersiz ve yürüyüşlerle vücudun hareketsizlik sonucu meydana gelebilecek sorunlarının önüne geçilebilir.
  • Günlük 30 dakika güneşte durmak vücut için gerekli olan D vitamininin üretilmesine yardımcı olur.
  • Sağlıklı ve düzenli beslenme alışkanlığı edinmek, fazla kilo alımının önüne geçer bu sayede fazla kilonun sebebiyet verdiği hareket kabiliyetindeki kısıtlama engellenebilir.
  • Yeterli kalsiyum ve D vitamini alımı, kemiklerin güçlenmesine ve kas-iskelet sağlığının yeniden kazanılmasına yardımcı olur.
  • Düzenli doktor kontrolünden geçmek, iskelet sisteminde var olan rahatsızlıkların tespit edilmesinde ve gecikmeden önüne geçilmesinde oldukça etkilidir.
  • Birkaç dakikalık çevrimiçi FRAX Testi ile ileride karşılaşılabilecek riskli durumlar belirlenip bu çerçevede önlemler alınabilir.

Esra Nur Günay

 

Kaynaklar

Kortebein P, Ferrando A, Lombeida J, Wolfe R, Evans WJ. Effect of 10 Days of Bed Rest on Skeletal Muscle in Healthy Older Adults. JAMA. 2007;297(16):1769–1774. doi:10.1001/jama.297.16.1772-b

Tramontana, F., Napoli, N., El-Hajj Fuleihan, G. et al. The D-side of COVID-19: musculoskeletal benefits of vitamin D and beyond. Endocrine 69, 237–240 (2020). https://doi.org/10.1007/s12020-020-02407-0

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32675661/

https://hthayat.haberturk.com/saglik/beslenme/haber/1031903-d-vitamini-nedir-d-vitamini-hangi-besinlerde-bulunur

https://www.timesnownews.com/health/article/throwback-how-covid-19-has-resulted-in-the-increase-of-bone-related-problems/728016

McCloskey, E.V., et al. (2020) Global impact of COVID-19 on non-communicable disease management: descriptive analysis of access to FRAX fracture risk online tool for prevention of osteoporotic fractures. Osteoporosis International. doi.org/10.1007/s00198-020-05542-6

 

 

[ ]

Hasta Kalplerin Asistanı: Ventricular Assist Device

Günümüzde gerek çevrenin etkisi ile gerekse genetik faktörlerin etkisi ile kalp rahatsızlıkların arttığı gözlemlenmiştir. Kalbin vücudun ihtiyacını karşılayamayacak kadar rahatsızlandığı durumlarda hastaların hayatlarına devam edebilmesi için donörler vasıtası ile kalp nakli gerçekleşir. Diğer durumlarda ise gelişen teknolojinin bize sunduğu imkânlar çerçevesinde geliştirilen cihazlar kalbe destek amaçlı hastaya implant edilebilir. Bu cihazlardan biri de Ventriküler Asist Cihazı (VAD)’dır.

Ventriküler Asist Cihazı Nedir?

 Kalbin kanı tüm vücuda pompalamakta zorluk çektiği ve zayıfladığı durumlarda, takıldığı ventriküle göre adlandırılan cihazdır. Genellikle sol karıncıkta kaynaklanan kalp rahatsızlığı için sol karıncığa takılabilmekte aynı zamanda sağ karıncığa ya da her iki karıncığa birden de takılabilmektedir. Bu cihaz hastanın kalbinin durumuna göre uzun süreli ve kısa süreli kullanılabilmektedir. Eğer hasta cardiogenic shock (kalbin beyin, karaciğer gibi hayati organlara yeterli miktarda kan pompalayamaması durumu) veya ventricular arrhythmia (düzensiz kalp ritmi) sahipse, ameliyat gerçekleşene kadar bu cihazı kısa süreliğine kullanabilmektedir. Diğer yandan hastanın kalbi nakil gerektirecek kadar kötü durumdaysa ve hasta nakil için uygun değilse (yaşından veya başka bir durumdan dolayı) veya uygun donör bulunamamışsa, donör bulunana kadar veya hayatlarının sonuna kadar bu cihaz uzun süreli bir şekilde kullanılabilmektedir.

Ventriküler Asist Cihazı Nasıl Çalışır?

Elektromanyetik güç ile çalışan bu cihaz batarya, merkezi rotor ve kanın akışını saplayacak borulardan oluşmaktadır. Rotorun içerisinde bulunan manyetik coillere elektrik akımının iletilmesiyle coillerin çevresinde bir manyetik alan oluşur ve bu manyetik alan yine rotorun içinde bulunan magnetleri harekete geçirir ve dönmeye başlarlar. Bu sayede kan hız kazanır ve kan sirkülasyonu devam eder.

Ventriküler Asist Cihazı Dizaynları

VAD iki tür tasarıma sahiptir; birisi tıpkı diyaliz cihazlarında olduğu gibi dışarıda bulunan bir cihaz vasıtası ile kanın dolaşımına yardımcı olan tasarım, diğeri ise kalp pili gibi implante edilebilir tasarımdır.

Fatma Altunkılıç

Referans:

https://cardiacsurgery.ucsf.edu/conditions–procedures/ventricular-assist-devices-(vad).aspx#:~:text=A%20ventricular%20assist%20device%20(VAD,as%20a%20healthy%20heart%20would.

https://en.wikipedia.org/wiki/Ventricular_assist_device

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-kalp-cerrahisinde-sol-ventrikul-destek-cihazi-kullanim-endikasyonlari-69485.html

https://turkjanaesthesiolreanim.org/Content/files/sayilar/50/TARD_41_6_223_225.pdf

 

 

[ ]

Koronavirüs’ün Akciğerlerimiz Üzerine Etkileri

Aralık 2019’dan beri tüm dünyayı etkisine alan, kendisi gözle görülmeyen ama etkileri çok net kendini hissettiren bir virüsle karşı karşıyayız. Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde pandemi ilan ettiği COVID-19, yani tam açılımıyla “Coronavirus Disease -2019”, ilk görüldüğü günden bu yana Dünya genelinde yaklaşık 1.7 milyon akut solunum sendromu hastasının ölümü de dahil olmak üzere 75 milyon insandan fazlasını etkilemiştir. Peki, hâlâ önünü alamadığımız bu pandemiyi bu kadar ciddi kılan nedir? Virüsün insan vücudundaki hâkimiyeti esnasında ne tür risklerle, hangi etkilerle karşı karşıyayız?

Bilindiği üzere koronavirüsün hedef organı akciğerdir. Belirtileri griple çok benzer olduğu için ileri seviyeye gelene kadar hastalığımızın grip olup olmadığından emin olmak zordur. Her hastalıkta olduğu gibi COVID için de erken teşhis oldukça önemlidir. Pnömoni gibi akciğer komplikasyonlarına, akut solunum sıkıntısı sendromuna, sepsis dediğimiz hastalığa veya literatürde süperenfeksiyon (ing: Superinfection) diye geçen sağlık sıkıntısına bizi kolayca itebilecek bir virüsle karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır. Durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilmek için, gelin bu hastalıkların bizlere neler yaptığına bakalım.

COVID kaynaklı pnömoni, akciğerlerimizdeki alveollerin, yani hava keseciklerinin sıvıyla dolmasına ve iltihaplanmasına yol açar. Bu durumun sonucu olarak da öksürük, nefes alma kapasitesinde azalma ve zorlanma ortaya çıkar. Çünkü alveoller, dolaşım sistemimiz ve akciğerlerimiz arasındaki oksijen – karbondioksit alış veriş noktasıdır. Haliyle iltihaplanma durumunda bu görevi yerine tam getiremezler. Hatta pnömoni atlatan bireylerde akciğerlerin aldığı hasarın ve solunum zorluklarının tamamen düzelmesi aylar sürebilir.

Akut solunum sıkıntısı sendromu, bir çeşit akciğer yetmezliğidir. (ARDS: Acute Respiratory Distress Syndrome) ARDS’li bireylerde de hava kesecikleri, akciğerdeki ince kan damarlarından sızan sıvıyla dolar. Dolayısıyla nefes darlığına, yani akut solunum sıkıntısına yol açar. Bazı hastalarda durum, kendi başına nefesinin yetmediği ve ventilatör desteğine ihtiyaç duyulduğu seviyeye gelebilir.

Sepsis dediğimiz durumda ise, hava keseciklerindeki enfeksiyon, akciğerlerdeki kan damarları aracılığıyla dolaşım sistemine sıçrar. Kan yoluyla vücudumuzun diğer dokularına da taşınan enfeksiyon, ulaştığı her dokuya zarar verir. Yani aslında olay akciğerde başlasa da tek etkilenen organımız yalnızca akciğer olmaz. Üstelik sepsis, atlatabilen hastalarda bile kalıcı hasarlar bırakabilir.

İngilizcede “Superinfection” diye geçen süperenfeksiyon ise, daha önce enfekte olmuş bir hastanın yeniden enfekte olması, ikinci defa aynı enfeksiyonu kapması durumudur. COVID ile mücadele halinde olan bir immün sistem, zaten yeteri kadar yorgun düşer. Böylece insan vücudu dış etkilere daha açık, yeni enfeksiyonlara karşı daha dirençsiz bir hal alır. Yani hem süperenfeksiyon riski, yani tekrar COVID kapma riski, hem de başka hastalıklara daha açık olma riski söz konusudur.

Bu sonuçlara sebep olabilecek bir virüsle mücadele halindeyken, hiçbir şartta tedbirsizlik etmemek en doğrusudur. Çünkü en başta akciğerlerimiz olmak üzere, tüm dokularımız risk altındadır. Gözümüzle bile göremediğimiz bu küçük organizmaların, tüm uzuvlarımızla bile önüne geçemeyeceğimiz sonuçlar vermesini engellemekse bizim ellerimizde.

Sağlıcakla kalın!

Ebru Rüveyda Üngör

Kaynakça;

https://www.hopkinsmedicine.org/health/conditions-and-diseases/coronavirus/what-coronavirus-does-to-the-lungs

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7766284/

https://www.tipterimlerisozlugu.com/superinfection.html

The doctor using virtual reality headset to research
[ ]

Doktorların Yardımcısı: Simülasyon Teknolojileri

Günümüzde binlerce insanlar birçok hastalıktan veya kazadan dolayı ameliyata girmek durumunda kalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı değerlere baktığımız zaman sadece 2017 yılında 4.9 Milyon kişi ameliyat olmuş. Bu ameliyatların bir kısmı yüksek riskli iken bir kısmı ise düşük riskli ameliyatlardan oluşmaktadır. Peki, bu ameliyatların başarılı bir şekilde tamamlanması ne gibi faktörlere dayanmakta? Doktorun okuduğu okul, aldığı maaş, ameliyat yapılan hastanenin özel olması mı? Hayır, bunların hiçbiri…

Bir ameliyatın başarılı olmasındaki en önemli faktörler o ameliyatın önceden simüle edilebilmesi ve doktorun o alanda birçok ameliyat yapmış olmasıdır. Her alanda olduğu gibi doktorlar de bir ameliyata girmeden o ameliyatın bir planını yapar ve günümüz simülasyon teknolojileri sayesinde ameliyata girmeden o ameliyatı gerçekleştirebilirler. Sadece ameliyatlardan önce değil tıp eğitimi esnasında da anlatılan konuların pekişmesi ve pratik kazanılması için simülasyon çok önemlidir. Geçmişten günümüze kadar simülasyon için insan kadavraları kullanılmış olup, bu kadavraları saklamak ve muhafaza etmek oldukça maliyetli ve zor bir iştir. Saklamak ve Muhafaza etmenin dışında kadavra bulmak da zor hale gelmiştir. Peki, nedir bu simülasyon teknolojileri?

Simülasyon Teknolojileri

Simülasyon herhangi bir olayı gerçek hayatta yaşamadan önce sanal ortamda aynı durumun modelini oluşturarak deneyimlemeye verilen addır. Simülasyon teknolojileri iki gruba ayrılmaktadır. Bunlar ileri teknoloji simülasyonlar ve düşük teknolojili simülasyonlar. Düşük teknolojili simülasyonlar genellike 3 boyutlu organ modelleri, plastik insan modelleri ve kadavralardan oluşmaktadır. VR/AR/MR (Virtual Reality/ Augumented Reality/Mixed Reality) ve Haptik teknolojilerinin gelişmesi ile ileri teknoloji simülasyonlar ortaya çıkmıştır ve kullanıcının yaşadığı simülasyon deneyiminin gerçeklik seviyesi artmıştır. Örneğin; CAE tarafından geliştirilen NeuroVR cihazı sayesinde nöroameliyatlar simule edilebilmektedir ve içerisinde bulunan eğitim başlangıç seviyesinden ileri düzeye kadar olan modüller sayesinde kullanıcının bu alanda yetenekleri artırmasına yardımcı olmaktadır.

Cihazın sahip olduğu VR lensler sayesinde gerçek ameliyat görüntüsüne çok yakın bir görüntüyü ve 2 adet haptik kol sayesinde de dokuların sertliği veya verecekleri tepkilerde simüle edilebilmekte ve bu sayede daha etkili bir eğitim sağlanabilmektedir. Özellikle içerisinde bulunan modülleri tamamladıkça size bir ilerleme raporu çıkarabilmekte ve nelere dikkat etmeniz gerektiği hakkında uyarılar yapabilmektedir.

Bir diğer örnek ise Voxel Men tarafından geliştirilen dental simülatördür. Cihazın sahip olduğu haptik kollar sayesinde normal hayatta diş üzerine uyguladığınız herhangi bir uygulamada hissedeceğiniz tepkilerin aynısını yaşama imkânı sağlamaktadır. İçerisinde bulunan modüller sayesinde dişleri ve yapılarını daha iyi anlamaya ve diş hekimliği öğrencilerinin daha çok pratik yapmasına yardımcı olmaktadır. Öğrenciler cihazda bulunan ilerleme takip sistemi sayesinde ne kadar ilerlediklerini görebilme imkanına sahip olurlar. (https://www.youtube.com/watch?v=CB_vdW6K42o&t=2s)

Bunun gibi birçok simülasyon teknolojisi geliştirilmiş ve geliştirilmektedir. Kullanımı günümüzde yeni yaygınlaşmaya başlamakta olup ilerleyen zamanlarda bütün tıp fakültelerinde ve hastanelerde bu cihazları görebileceğiz. Bu sayede öğrenci arkadaşlarımız herhangi bir risk olmadan daha fazla pratik yapma ve tecrübe kazanma imkanına sahip olabileceklerdir.

 

Kaynak:

https://caehealthcare.com/surgical-simulation/neurovr/

https://www.voxel-man.com/simulators/dental/

https://ohsad.org/wp-content/uploads/2018/12/28310saglik-istatistikleri-yilligi-2017pdf.pdf

http://www.saglikteknoloji.com/saglik-hizmetlerinde-simulasyon-teknolojileri/

[ ]

Yaşamsal Bir Uygulama: Yapay Kalp

Canlıların var oldukları günden beri en temel amaçları hayatta kalmaktır. Bu amaç için fikir üretebilen tek canlı olan insan, bu uğurda bilimi ve teknolojiyi icat etmiştir. Hastalandıkça da bunlardan faydalanarak tedavi geliştirmiş, başarısını organ nakline kadar getirmiştir. Nakli yapılan organların akla ilk gelenlerinin arasında da kalp vardır. Fakat kalp naklinin kendisi, akla gelişi kadar kolay değildir.

Organ nakli yapabilmek için ihtiyaç duyulan ilk şey donördür. Kalp nakli için durum, diğer organlardan biraz daha farklıdır; çünkü henüz yaşamaya devam eden bir insanı kalp için donör olarak kullanmak imkânsızdır. Bu yüzden genellikle kadavraların, ya da organlarını daha önceden bağışlamış ve beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın kalbi nakletmek için alınabilir. Üstelik bu kadar az bulunan bir organın, sonrasında da hastanın immün sistemi tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. Tüm bu bilgilerden çıkarımla ve istatistiklere bakıldığında, kalp nakli bekleyen hastaların ortalama %10 – %15’ine kalp nakli yapılabildiği görülmektedir. Hal böyleyken, evrenin zeki varlığı olan insan tekrar bilimi ve teknolojiyi ortaya koyarak buna da bir çözüm bulmak istemiş, “yapay kalp” terimini literatüre sokmuştur.

Tarihteki ilk yapay kalp nakli, 1969 yılında Denton Cooney ve Domingo Liotta tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nakilde “Liotta Heart” ismini verdikleri, Liotta’nın geliştirdiği deneysel bir cihaz kullanılmıştır. Hasta 47 yaşındaydı ve kalp kası gücünün ileri dererecede azalmasına yol açan “kardiyomiyopati” hastasıydı. Yapay kalp nakli ilk başta başarılı olmuş, fakat sonrasında böbrek yetmezliği geliştiren hasta, ölüm oranı yüksek bir sebep olan psödomonal sepsisten hayatını kaybetmiştir. 1981 yılında Dr. Akutsu tarafından geliştirilen “The Akutsu III” kullanarak ikinci yapay kalp naklini yapmış, bu hastası da 1 hafta sonra hayatını kaybetmiştir. Sonuçların olumsuz oluşu, insanlarda, sadece başka alternatifi olmayan hastalar için yapay kalp kullanılması yönünde genel bir yargı oluşmasına sebep olmuştur.

1982’de William DeVries, Dr. Barney Clark’a, Robert Jarvik tarafından geliştirilen “Jarvik 7” isimli bir başka kalıcı yapay kalp implantını gerçekleştirdi. Dr. Barney, kalp rahatsızlıklarının da yanında çoklu organ yetmezliği olan 61 yaşında bir adamdı ve bu iş için gönüllü olmuştu. Fakat yine de birtakım etik tartışmalara neden oldu.

Sonuçlar zamanla gelişmeye ve daha iyi olmaya başladı. Yapay kalp transplantasyounu, yalnızca sol ventriküler destek cihazlarının yeterli olmadığı hastalar için kullanılabilen bir seçenek haline geldi.

1985 yılında Copeland, Jarvik 7’yi 25 yaşındaki bir hastasına “bir köprü olarak” başarıyla implante etti. Bu hasta 5.5 yıl sonra, lenfoma hastalığı yüzünden hayatını kaybetti. Sonrasında “CardioWest” yapımı, Jarvik 7’den geliştirilmiş yapay kalp denemeleri başladı. 1993’te başlayıp 2002’de biten bu çalışmaların sonucu, %79’luk sağ kalım oranı sağlamıştır. Artan klinik başarı ile, kullanımda da artış olmuş ve bugüne kadar 1.400’den fazla Syncardia / CardioWest yapay kalp implantı kullanılmıştır.

Günümüzde CardioWest’in yapay kalpleri, Amerika Birleşik Devletleri’nde FDA tarafından kalp nakline bir köprü olarak onaylanmış ticari olarak temin edilebilen tek yapay kalptir. Buna karşın yapay kalp, henüz üzerine çalışmaların devam ettiği bir alan olup, bir sonraki adımı için bilimi ve teknolojiyi en doğru şekilde kullanacak bilim insanını beklemektedir.

 

Ebru Rüveyda Üngör

 

Kaynak:

https://www.florence.com.tr/kalp-nakli-nedir#

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4703693/